| Şeker Hastalığı |
|
|
|
| Cuma, 19 Ekim 2007 | |
Şeker Hastalığı Hakkında Genel Bilgiler
Binlerce yıldan beri öldürücü bir hastalık olarak kabul edilen, ilk kez 1500’lü yıllarda Mısır’da “Bedenin idrara akıp gitmesi” şeklinde tanımlanan, 1922’lerde insulinin kullanıma sunulmasıyla tedavi edilebilen Diabetis Mellitus kronik metabolik bir hastalıktır. Diabetes Mellitus Latince’de “ballı idrar” anlamına gelen bir kelimedir. Şeker hastalığının ilk zamanlarında muhtemelen hastanın idrarının tadına bakılarak tanı konmaktaydı. Kan şekeri çok yüksek olduğunda idrara geçen glukozun idrara şeker tadı verdiğinin keşfedilmesi nedeniyle hastalığa bu isim verilmiştir.
Şeker hastalığı (diyabet, diabetes mellitus), vücudumuzda insulin
hormonunun hiç üretilememesine, vücudun ihtiyacını karşılayacak kadar
üretilememesi, ya da üretilen insulinin yeterince etki gösterememesine bağlı
olarak ortaya çıkar. Toplumumuzun yaklaşık %6’sı şeker hastasıdır. Diyabet,
alınan besinlerin organizmada enerjiye çevrilmemesinden kaynaklanan bir
bozukluktur. Bu bozukluğun nedeni, pankreas b-
hücrelerinin insulin yapma ve salgılama gücünün azalması veya yok olması ve
bazen, buna ek olarak, dokuların insulin tarafından etkilenebilmesindeki
düzensizliktir. Bu düzensizlik sonucu, organizma, besinlerden gelen karbonhidratları,
proteinleri ve yağları normal bir şekilde kullanamaz olur. Bu metabolizma
bozukluğunun en açık göstergesi, kandaki şeker ve özellikle glukoz düzeyinin
yükselmesidir.
Yemek sırasında, sindirim
sistemine karbonhidrat (şeker), protein, lipid (yağlar) şeklinde bir yakıt
akışı başlar. Bu maddeler sindirim sisteminin çeşitli bölümlerinde kendilerini
oluşturan birimlere parçalanarak sindirime uğrarlar. Daha sonra, bağırsak
duvarlarını aşıp kan dolaşımına katılırlar ve kan yoluyla vücudun bütün
hücrelerine dağılırlar. Karbonhidrat sindiriminin sonuç ürünü glukozdur ve
bunun önemli bir kısmı glikojene
dönüşerek karaciğerde ve kaslarda depolanır. Yemek aralarında vücut
enerji ihtiyacını bu depolardan sağlar. Burada, sindirim olayının tersine işleyen
bir süreç söz konusudur. Glikojen, kendini oluşturan glukoz birimlerine
ayrılarak kana salınır ve buradan da organlara ve hücrelere gönderilir.
Depolardan hücrelere,
hücrelerden depolara yönelen sürekli akış ve çekilişi hem düzenleyen hem de
yöneten bir hormon sistemi vardır. Karbonhidratların sindiriminden, enerjinin
yönetiminden sorumlu hormon ise “insulin”dir. İnsulin, bir içsalgı bezi olan
pankreas tarafından üretilir. İnsandan başka tüm öteki omurgalı canlılarda da
bulunur. 51 aminoasidli, moleküler ağırlığı 6000 Dalton olan bir polipeptid
hormondur. Pankreas, midenin arkasına ve onikiparmak bağırsağı kıvrımına
yerleşmiş, yetişkinlerde yaklaşık 16 cm’ye ulaşan bir organdır. İşlevlerinden
ikisi, özellikle çok önemlidir. Bunlarda ilki, besinlerin sindirimi için
bağırsaklara çeşitli enzimler içeren bir özsu salgılamaktır. İkincisi ise,
“Langerhans adacıkları” denen hücre kümeciklerindeki “beta” (b) hücrelerinden insulin, “alfa” (a) hücrelerinden ise glukagon salgılayarak kana aktarmaktır.
Bu iki hormon ortaklaşa çalışırlar; dokulardaki şeker tüketimini denetlerler ve
düzenlerler.
Besinler, özellikle de
glukoz, sindirim sisteminden kana geçince pankreas da kana insulin salar.
Aslında pankreas çok önce, daha glukoz kana ulaşmadan çalışmaya başlar. Yemek
masaya konduğu anda, görme ya da koklama duygusu yoluyla güdülenip işe koyulur.
İnsulin, karaciğere ve kaslara glukozla eşzamanlı olarak ulaşır; büyük bir
hızla, glukozun glikojen şeklinde depolanmasında anahtar görevini üstlenir.
İnsulin organizma hücrelerinin çoğunu etkiler. Bir hücrenin insulin tarafından
etkilenebilmesi için, hücre membranında insulin reseptörlerinin bulunması
gerekir. Şöyle ki insulin hücre içine girmeden, hücre membranındaki reseptöre
bağlanır ve bu bağlantı sonucu, reseptörün hücre içi kısımlarındaki tirozin
aminoasidler, ATP’den fosfat radikalleri alarak tirozin fosfat olur.
Tirozinlerin fosforilasyonu sonucu, reseptörler uyarılır ve bir tirozin kinaz
olarak çalışıp,hücre içinde birtakım olayların başlamasına yol açar. Olaylar,
hücrelerin görevlerine göre değişir. Karaciğer hücrelerinde, insulin etkisi
altındaki en önemli olaylar arasında, glukozun glikojene çevrilip
depolanmasının artması, glikojenin çözülmesinin ve böylelikle glukozun hücre
dışına çıkabilmesinin önlenmesi ve başka besinlerin glukoza çevrilmelerinin
önlenmesi vardır. Kas ve yağ doku hücrelerinde insulin, hücre içinde önceden
yapılmış glukoz taşıyıcılarının hücre membranına gelmelerini sağlar; böylelikle
taşıyıcılar glukozun kandan hücre içerisine girmesini kolaylaştırır. Ayrıca
insulin,bu hücrelerde glukozun metabolizmasını arttırarak piruvata (oksijene
bağlı olmayan “glikoliz”) çevrilmesini sağlar; sonradan piruvat oksijene bağlı
metabolizma ile CO2 ve H2O ‘ya çevrilir ve bu arada enerji kaynağı ATP
molekülleri yeniden ortaya çıkar (Krebs siklusu). Sonuç olarak insulin, glukozu
kandan dışarı çıkartmak, kullanılması ya da depolanması için organlara sokmak,
kandaki şeker düzeyini aşağı değerlere çekmek görevini üstlenir. Dahası
insulin, glukozun hücrelere girmesi ve aminoasidler, yağ asitleri gibi
karbonhidrat içermeyen maddelerin depo-lanması için de çalışır.
Pankreas yemek aralarında,
bir anlamda dinlenmeye çekilir. Bu evrelerde, çok az miktarda, glukozun
yakılmasına yetecek kadar kana insulin verir. Çünkü, insulin anahtar görevini
yapamazsa, glukoz, hücrelerin büyük bir kısmına giremez, dolayısıyla yakılamaz.
Bu yüzden, tam yemek sırasında insulin ihtiyacı üst düzeye çıkar, yemek
aralarında ise daha azalır.
Kanda şeker düzeyi düşünce,
insulin salımı azalır ve kan şekeri düzeyini arttırıcı hormonlar (glukagon,
katekolaminler, büyüme hormonu, kortizol) devreye girer. Ardından, depolardan
glukoz çekimi başlar. İşte, karbohidrat metabolizmasını düzenleyen bu sistemin
herhangi bir nedenle bozulması, diyabetin ortaya çıkmasına yol açar.
Diabetes Mellitus fiziksel
bir hastalık olmasının yanı sıra, tüm kronik hastalıklar gibi psikiyatrik ve
psikososyal boyutları olan bireyi ruhsal, duygusal, sosyal, psikoseksüel
sorunlarla karşı karşıya bırakan endokrin bir bozukluktur.
Diyabetli bireylerde
emosyonel tepkiler, uyum güçlükleri ve depresif bozukluklar en sık karşılaşılan
ruhsal sorunlardır. Son yıllarda, depresif bozukluk ve diabetes mellitus
birlikteliği klinisyenlerin ve araştırmacıların sıklıkla karşılaştığı ve
üzerinde çalıştıkları konu haline gelmiştir.
Depresif bozukluk ve
Diabetes Mellitus ilişkisinde en temel mekanizmanın diyabetin ve/veya fiziksel
komplikasyonlarının depresyona neden olduğu şeklindedir. Bu durum metabolik
homeostazisin bozulması ve duygu, düşünce, davranış düzenleyicisi beynin
etkilenmesi sonucu ortaya çıkar.
Ailede depresyon öyküsü
olması, ayrı ya da bekar olma, kötü sosyo-ekonomik düzeye sahip olma, major
sosyal problemin bulunması risk faktörü olarak belirlenmiştir. Ayrıca diyabeti
erken yaşta başlayanlar, diyabetli kalma süresi uzun olanlar, en önemlisi de
komplikasyonlu diyabetlilerden oluşan sub gurupların depresyona yakalanma
açısından daha çok risk altında oldukları saptanmıştır.
Depresyon semptomları ile
diyabetin semptomları birbirini arttırıcı yönde etki eder. Depresyonda gelişen
hormonal bozukluklar kan şekerinin denetimini bozduğu gibi, kan şekerindeki
düzensizlikler depresif tablonun şiddetini arttırır. Diyabetin komplikasyonları
arttıkça, depresif tablonun şiddetlendiği belirtilmiştir. I.2- Hastalığın Teşhisi
Aşağıdakilerden en az bir
tanesi varsa şeker hastalığı teşhisi konulur;
Açlık kan şekeri 126 mg/dl veya üzerinde ise,
Herhangi bir saatte bakılan kan şekeri 200 mg/dl veya daha fazla ve
beraberinde çok su içme, çok idrara çıkma veya açıklanamayan kilo kaybı varsa,
75 g glukoz içerek yapılan şeker yüklemesinden (glukoz tolerans testi) iki saat sonra kan şekeri 200 mg/dl veya daha fazla ise.
I.3- Diyabet Tanısında Kullanılan Testler Günümüzde gerek şeker
hastalığının tanısı, gerek insulinle ya da kan şekerini düşürücü ilaçlarla
tedavi gören şeker hastalarında kan şekeri dengesinin değerlendirile- bilmesi
için çeşitli incelemeler yapılabilir. Bu incelemeler 2 ana gruba ayrılır.
I.3.1- Statik Testler
Kan Şekeri: Kan
şekerinin saptanması için toplardamardan; parmak ucu veya kulak memesindeki
kılcal damarlardan kan alınır. Kılcal damardan kan alma daha az miktarda kan
kullanılmasını ve daha hızlı bir değerlendirme sağlar; kılcal damar kanındaki
şeker düzeyi, toplardamar kanındakine oranla biraz yüksek (bazal koşullarda
%3-4 mg, şeker yükleme testinde %30-40 mg), plazmada saptanan kan şekerinden
biraz düşüktür.
Şeker hastalarında,
sağlıklı bireylerden farklı olarak gün boyunca kan şekerinde dalgalanmalar
olabilir; en uygun tedaviyi saptamak için kan şeker düzeyinin dikkatle kontrol
edilmesi gerekir.
Glukozüri (İdrarda
şeker): Normal olarak böbrekteki kılcal damar yumaklarında (glomerül)
süzülen glukoz, borucuklardan hemen tümüyle geri emilir. 24 saatlik idrarda
30-40 mg kadar şeker bulunabilir. Kan şekeri %180 mg’ı aştığında idrarda şeker çıkar;
bununla birlikte bu değerin bireyden bireye değişebileceği göz önüne
alınmalıdır. Bu nedenle kan şekeri %180 mg’ın altında olduğunda da idrarda
şeker bulunabilir veya yaşlılarda olduğu gibi, kan şekerinin yüksek olmasına
karşın idrarda şeker bulunmaya-bilir.
Ketonüri (İdrarda keton
cisimlerinin çıkması): Normal olarak keton cisimleri (aseton, asetoasetik
asid ve b-hidroksi bütirik asid) idrarda bulunmaz. Yağ yıkımının
arttığı durumlarda (uzun süren açlık ya da insulin yetmezliği) idrarda görülür.
İnsulinemi (Kan insulin
düzeyi): Kimilerine göre, kandaki insulin düzeyinin saptan-ması, şeker
hastalığının tanısı açısından bir önem taşımaz. Tip 1 şeker hastalığında kanda
insulin düzeyi çok düşük, oysa Tip 2’de normal hatta yüksektir. Sağlıklı
bireylerde de gerek bazal koşullarda, gerek şeker yüklemesinden sonra (glukoz
tolerans testi), insulin düzeyinde şeker hastalarındaki değişikliklere benzeyen
dalgalanmalar saptanmıştır. Glukoz toleransı azalan kişiler şeker hastalığına
daha fazla eğilim gösterir.
Peptid-C: İnsulin
vücutta proinsulin olarak yapılır. Bu molekül daha sonra insulin ve peptid-C’ye
ayrılır. Her ikisi de aynı miktarda salınır, yarı ömürleri benzerdir(
insulininki biraz daha uzundur); buna karşılık, insulinin büyük bir bölümü
karaciğerde tutulurken, peptid-C idrarla tamamen atılır. Bu nedenle bu
molekülün saptanmasıyla pankreasın b
hücrelerinin salgı gücü kesin olarak değerlendirilebilir. Yalnızca insulin
miktarının belirlenmesi kanda insulin karşıtı antikorların bulunduğu durumlarda
yanlış değerler vereceğinden, peptid-C’nin de belirlenmesi daha önce insulin
tedavisi görenlerde çok önemlidir.
Glukozlu Hemoglobinler:
Glukozlu hemoglobin terimi normal insan hemoglobininin glisit köklerine
bağlanan fraksiyonları belirtir. Klinik açıdan bu fraksiyonların en önemlisi,
sağlıklı bireylerde hemoglobinin yaklaşık %4’ünü oluşturan ve şeker
hastalarında 3-4 kat artabilen HbAlc’dir. Glukozlu hemoglobin, kandaki şeker
düzeyinin göstergesi olarak kabul edilir; özellikle son araştırmalar bu
bileşiğin, testten önceki son 3-4 haftalık kan şekeri düzeyini yansıtabildiğini
göstermektedir.
Kandaki glukoz düzeyi ve
glukozüriyle birlikte HbAlc düzeyi, şeker hastalarının uzun süreli kontrolünde
yararlıdır. Kan şeker düzeyi normale düşürülemeyen şeker hastalarında yüksek
glukozlu hemoglobin değeri, kan şekerini düşürücü tedaviden sonra
azalmaktadır. Şeker hastalığının erken
tanısında ağızdan yapılan şeker yükleme
testiyle birlikte glukozlu hemoglobinin de kullanılması önerilmiştir.
I.3.2- Dinamik Testler
Ağızdan Şeker Yükleme:
Ağızdan şeker yükleme testi kandaki şeker düzeyi normal olmayan, buna karşılık
klinik belirti vermeyen veya çok az verenlerde şeker hastalığı ya da glukoz
intolerans tanısı koymak için çok kullanılır. Son zamanlarda, kısa zamanda
yüksek miktarda şeker alınımı normal beslenmeyi yansıtmadığı için, bu testin
fizyolojik bir uyarı sağlamadığı ileri sürülmüştür. Ağızdan verilen glukoz
bağırsaklardan hızla emilir; kullanılmayan glukoz kandaki şeker düzeyini arttırır
ve buna bağlı olarak insulin salgısını uyarır.
Testin standart uygulama
yöntemine göre yetişkinlerde, 250-300 ml suda eritilmiş 75 g glukoz 5-10
dakikada verilir.
Çocuklarda doz vücut
ağırlığının her kg’ı için 1,75 mg’dır; gebelerde ise 100 mg ile yükleme
önerilir. Ağızdan şeker yükleme, sağlıklı dinlenmiş bireylerde en az 10 saatlik
açlık döneminden sonra uygulanmalıdır;bu süre 16 saati geçmemelidir ve kişi bir
gün önce en az 150 g karbonhidrat almış olmalıdır. Değerlendirme için glukoz
alımından hemen önce, hemen sonra ve ardından 2 saat içinde her yarım saatte
bir toplar-damardan kan alınır. Testten önce ve test sırasında sigara içilmesi
ve ilaç alınması sonuçları belirgin ölçüde değiştirebilir; glukoz toleransı
azalır. Kandaki şeker düzeyi 50 yaşından sonra her 10 yılda yaklaşık 10 mg
artar. Testin gebelik sırasında uygulanması önem taşır; şeker hastalarında
düşük, ölü doğum, dölütte yapı bozukluğu gibi tehlikelerin sağlıklı kadınlara
oranla daha yüksek olduğu bilinmektedir. İdrarında şeker bulunan veya eski
gebeliği sırasında kendiliğinden düşük yapmış ya da dölütte yapı bozuklukları
saptanmış gebelerde test yapılmalıdır.
Ağızdan şeker yükleme testi
sırasında, sağlıklı bireylerde ve şeker hastası olmayan şişmanlarda insulin
salgılanması hızla yükselir. Tip 1 şeker hastalığı olanlarda yanıt yoktur; oysa
Tip 2 şeker hastalığında insulin salgılanmasında gecikme olur.
Toplardamar Yoluyla
Şeker Yükleme: Ağızdan şeker yükleme testinde bulantı veya kusma
görülebilecek kişilerde , midesi alınmış veya mide-bağırsak hastalığı olanlarda
bu yöntem uygulanır.
Şeker damardan
verildiğinde, mide ve bağırsaklardaki emilimden, mide-bağırsak enzimlerinden
veya vagus siniriyle ilgili etkenlerden etkilenmez. Hasta ağızdan yükleme
testinde olduğu gibi hazırlanır. Test, 3 dk içinde toplardamara enjeksiyonla
%33’lük eriyikten kilo başına 0,5 g verilmesine dayanır. Sağlıklı bireyde bunun
ardından kan şekeri hemen yükselir, hızla insulin salgılanır. Şeker
enjeksiyonundan sonra 3,10,20,30, 40,50 ve 60. dakikalarda kan alınarak incelenir.
Tolbutamid Testi:
Tolbutamid ilk keşfedilen sülfanilürelerdendir; pankreasın b hücrelerindeki insulin salgılanmasını uyarır ve buna bağlı
olarak kan şekerinin azalmasını sağlar. Bu test, pankreastaki insulin deposunu
değerlendirmek amacıyla kullanılır. Testin uygulanması için damar içine
yaklaşık 3 dakikada 1 g tolbutamid enjekte edilir. Kan şekeri ve insulinin
saptanması için 3,5,20,30 ve 60. dakikalarda
kan alınır. Normal olarak kan şekeri 20. dakikada, 30. dakikadaki kan
şekerinden bağımsız olarak bazal değere oranla %80 azalır; bazal kan şekerine
oranla 20. dakikada %80’den, 30. dakikada %77’den fazla olursa şeker hastalığı
tanısı konabilir. Sağlıklı bireylerde kandaki insulin düzeyi 3-5 dakikalar
arasında en yüksek değerdedir; daha sonra 20 dakika içinde bazal değerlere
kadar düşer.
I.4- Şeker Hastalığının Belirtileri
Çok su içme Çok idrara çıkma
İştah fazlalığı
Halsizlik, yorgunluk
Görme bozukluğu
Cinsel yetersizlik
Kilo düzensizlikleri
Enfeksiyonlara eğilim
Ayaklarda, ellerde uyuşukluk ve his kusurları
Ağızda kuruluk
Yara iyileşmesinde gecikme
Deride kaşıntı.
Sık sık idrara çıkma (poliüri) hissi vardır. Çünkü kan şekeri
yükseldiğinde böbrekler ememedikleri fazla şekeri atmak için çalışırlar.
Genellikle kan glukozu 180 mg’a ulaştığında idrarda glukoz atılmaya başlar
(glukozüri). Uzun zamandır şeker hastası olanlarda bu seviye çok daha fazla
yükselmeden idrarda glukoz çıkmayabilir. İdrarla atılan şeker beraberinde suyun
da atılımını sağlar. böylece oluşan sıvı kaybı ile aşırı susama (polidipsi)
hissi oluşur. Bu belirti çoğu zaman hastalar tarafından sadece ağız kuruluğu
olarak hissedilir. Bulanık görmede bu susuzluk periodları esnasında gözdeki
glukoz ve su seviyelerindeki değişikliğe bağlıdır. Hücreler yakıt maddeleri
olan glukozu yeterince alamadıkları için halsizlik ve bitkinlik oluşur. Bu
kayıp yakıtı yerine koyabilmek için vücutta biriken yağlar yakılmaya başlar ve kilo
kaybı ile birlikte aşırı acıkma hissi oluşur. Yağ hücreleri bozularak ketonlara
dönüşür ve bu ketonlar idrarla atılır (ketonüri). Kan şekeri yükselince deri enfeksiyonlarında
artış olur. Şeker bakterilerin üremesi için uygun ortam oluşturur. Yüksek
glukoz düzeyleri sinir harabiyetine sebep olarak geceleri ayak ağrıları ve
kramplara sebep olabilir.
I.5- Hiperglisemi
Açlık kan şekeri normalde
70-110 mg/dl arasındadır. Kan şekerinin normal değerlerin üzerine çıkması
hiperglisemi olarak adlandırılır.
Şeker hastalığının tedavisi
için kullanılan ilaçları veya insulini gerektiği kadar almama veya düzenli
kullanmama, diğer hastalıkların seyrinde (infeksiyon hastalıkları,
iltihaplanma, soğuk algınlığı ), diete uymama, her zaman yapılan egzersizi
yapmama, şeker yükselten ilaçların kullanımı (kortizol içeren ilaçlar), almakta
olunan tedavinin yeterli gelmemesi (haplardan insuline geçmek gerekiyorsa) kan
şekerini yükseltir.
Kan şekeri yükselmesinin
belirtileri ise; her zamankinden daha fazla susama ve su içme, her zamankinden
daha fazla acıkma ve yemek yeme, çok sık idrar yapma, gece sık olarak idrar
yapmak için uykudan uyanma, ciltte kuruma, halsizlik, yorgunluk, bulanık görme
ve yaraların geç iyileşmesidir.
I.6- Hipoglisemi
Kan şekerinin normal
değerlerin altına düşmesidir. Başka sağlık problemi olmayan diyabetikler için
kan şekerinin 70 mg/dl’nin altına inmesidir. Kan şekerinin hedef kan şekerleri
değerlerinin altına inmesi arzu edilmez.
Hipoglisemi, insulin veya
şeker düşürücü hapların dozlarının fazla uygulanmasına , düzenli olarak
alınması gereken öğünlerin yeterince veya hiç alınmamasına, egzersiz sırasında
ve sonrasında yapılan egzersizin arttırdığı enerji ihtiyacını dengeleyecek
kadar ek gıda alınmamasına, ishal veya diğer eşlik eden besinlerin bağırsaktan
emilmesini azaltan sağlık problemlerine bağlı olarak ortaya çıkabilir.
Sinirlilik, titreme,
yorgunluk, açlık hissi, soğuk terleme, baş ağrısı, bulanık görme, çarpıntı gibi
hasta tarafından farkedilebilecek belirtilerin yanı sıra; huzursuzluk, karakter
değişiklikleri, dalgınlık, solukluk, saçma konuşmalar, uyku hali, uykudan
uyandırılama-ma, bayılma gibi çevredeki diğer insanlar tarafından
farkedilebilecek belirtileri vardır.
Basit şeker düşmelerinde
10-20 g karbonhidrat içeren besin almak gereklidir. Glukagon kan şekerini
yükselten bir hormondur.
I.7- Diyabet Tipleri
Diyabetin farklı tipleri mevcuttur. Ancak en sık görülen üç tip diyabet
vardır:
I.7.1- Tip 1 Diyabet
İnsuline bağımlı diyabet
(İBD ya da Insulin Dependent Diabetes Mellitus, IDDM), “Tip 1 “ terimiyle
gösterilir. Başlıca özelliği, pankreastaki Langerhans adacıklarında toplanmış
beta hücrelerini, yıkım derecesine bağlı olarak, ya hiç insulin salgılamaması
ya da yok denecek kadar önemsiz salgılama yapmasıdır. Bu yüzden tedavisi
zorunlu olarak dıştan iğne ile insulin vermeye dayanır. Ağızdan insulin verme
olanağı yoktur. Çünkü,bir protein olan insulin, midede proteini sindirmekle
yükümlü enzimlerce hemen parçalanmakta ve etkisizleştirilmektedir.Bu nedenle
araştırmalar burundan, damla şeklinde insulin verilebilme çalışmalarına yöneltilmiştir.
Etki sürelerine göre 3 tip
insulin vardır:
Kısa etki süreli insulinler: Etkisi çabuk başlar ve kısa
sürer. Etkisi subkutan enjeksiyonlarda 30-60 dk’da başlar, 2-4 saatte maksimum
seviyeye ulaşır, 8 saat sürer. Acil durumlarda kullanılan tek insulindir.
Orta etki süreli insulinler
Uzun etki süreli insulinler: Orta ve uzun etki süreli
insulinler subkutan enjeksiyonlarda etkisini 1-2 saat içinde gösterir, 4-12
saatte maksimum seviyeye ulaşır ve 16-35 saat sürer.
Tip 1 diyabet her yaşta
ortaya çıkabilir. Ancak yaygın olarak çocukluk ve ergenlik dönemlerinde
görülür. Bu yüzden genç tipi , “juvenil diyabet” diye anılır .Tip 1 diyabete
yakalanan bireylerin kiloları genelde normal olduğundan zayıf diabet de denir.
Genelde 40 yaşın altındadırlar. Her iki cinste görülme oranı eşittir. Beyaz
ırkta daha çok görülür. Diyabet tipleri içindeki oranı % 5-15’tir.
Tip 1 diyabette insulin
neden yoktur?Bu sorunun cevabı bağışıklık sisteminde saklıdır. Şimdiye kadar
yapılan araştırmaların sonucu Tip 1 diyabetin otoimmün bir hastalık olduğu
doğrultusundadır. Çünkü, organizma kendi hücrelerini yıkmaktadır.
Otoimmün bir hastalıkta, bağışıklığı güçlendirici hücrelerin etkinliği
ve antikor üretimi vücudun bazı dokularına yönelir ve o dokuyu zararlı belleyerek
yıkar. Bu antikorların Tip 1 diyabetteki düşmanları ise Langerhans
adacıklarındaki beta hücreleridir. Yani, diyabetlinin bedeni kendi hücrelerine
saldırıp yıkmaktadır.
İnsuline bağımlı diyabette
kalıtım faktörleri fazla önemli bir role sahip değildir. Yıllar boyu yürütülen
gözlemler çevresel faktörlerin (virüs ya da bakteri etkenli hastalıklar, ruhsal
ya da fiziksel travmalar, aşırı stres vb.) ön plana çıktığını göstermiştir.
Bunu kanıtlayan verilerin en önemlisi ise, virüs hastalıklarının (nezle, grip
vb.) çok yaygın görüldüğü sonbahar ve kış aylarında Tip 1 diyabet vakalarının
doruk bir patlamaya ulaşmasıdır. Ancak her zatürree olan, kızamık döken ya da
gribe yakalanan kişinin insulin üretimi sekteye uğramaz. Bunun için kişinin,
ayrıca bazı biyolojik belirleyicileri (marker) taşıması da gerekir.
Bu belirleyicileri
saptamaya,yani insuline bağımlı gelişecek bir diyabetin erken teşhisine ilişkin
en son ve umut verici çalışma, 12-16 Eylül 1995 ‘te Stockholm’de toplanan EASD
(European Association Study For Diabetics) 31. Yıllık Kongresi’ne Londra’dan
katılan Dr. Edwin Gale ve arkadaşlarınca açıklanmıştır. Buna göre üç biyolojik
belirleyicinin birlikte değerlendirilmesi ile Tip 1 diyabet çok erken dönemde,
hem de %98 gibi yüksek bir oranda tanınabilecektir.
Söz konusu belirleyiciler
şunlar:
ICA (adacık hücre antikoru; ülkemizde ölçülüyor);
GAD 65 (glutamik asid dekarboksilaz, molekül ağırlığı 65 kilodalton;
yakında ülkemizde de ölçülebilecektir);
GAD 37 (glutamik asid dekarboksilaz, mol.a. 37 kilodalton; henüz
araştırmalarda kullanılıyor).
Araştırmalar da, Avrupa’da
çok merkezli bir şekilde, ENDIT projesi adı altında bu tür çalışmaların
yürütüldüğünü belirtmektedir. Bu maddeler, en çok insulin bağımlısı
diyabetlilerin çocuklarında ve kardeşlerinde aranır. Üçü birlikte saptandığı
takdirde, vücuda bağışıklığı değiştiren maddeler verilerek pankreastaki yıkımın
önlenmesi amaçlanır.
Kalıtsal risk faktörüne
gelince, bir çocukta insuline bağımlı diyabet varsa, kardeşleri için risk %
5-10; anne ya da baba aynı durumdaysa çocuklar için risk % 1-2 veya daha azdır.
Tip 1 diyabette tıbbın
gerçekleştirdiği bir başka ilerleme de organ naklidir. Pankreas adacıkların
nakli, geleceğe yönelik çok büyük bir umuttur. Nakil işlemi, oldukça kolay bir
ameliyatla yapılır. Ancak,asıl güçlük ameliyat sonrasında ortaya çıkar. Bugüne
kadar tüm dünyada 5.000 dolayında pankreas adacık nakli yapılmıştır. Ama ne
yazık ki bunların yarısında, bir yılı içinde nakledilen adacıkların işlevlerini
yitirdiği saptanmış ve nakil yapılan hastalar tekrar insulin kullanmaya
başlamışlardır. Bunun en önemli nedeni, nakledilen pankreas adacıklarına karşı
vücudun savunmaya geçerek antikor oluştur-ması ve yabancı saydığı bu “cisim”
leri reddetmesidir.
I.7.2- Tip 2 Diyabet
Şeker hastalığının öteki tipi, insuline bağımlı olmayan diabet (
İBOD ya da Non-İnsulin Dependent Diabetes Mellitus, NIDDM ), “Tip 2” terimiyle
gösterilir. Burada, Tip 1 diyabetin tersine, insulin eksikliği söz konusu
değildir. İnsulin bazen normal, hatta yüksek miktarda salgılanmaktadır. Ancak
bu defa pankreasın üretimi ihtiyacı karşılamamakta ve insulin etkisiz
kalmaktadır. Yani, sorun insulinin yetersizliği ya da etkisizliği olarak
tanımlanabilir. Bu durum, büyük ölçüde aşırı kiloya bağlı olduğundan, daha çok
şişmanlara özgü bir hastalıktır. Bu yüzden şişman diyabet, genellikle 35-40
yaşından sonra ortaya çıktığı içinde “yaşlılık diyabeti” gibi adlar alır. Tip 2
diyabet oldukça yaygın bir hastalıktır ve toplumun %5-10’unda görülür.
Hastaların %80’inden fazlası 40 yaşından sonra bu hastalığa yakalanmaktadır ve
şişmanlık bu hastalığın çoğunda belirgin bir özelliktir.
Tip 2 diyabette insulinin
yetersizliği ya da etkisizliği şöyle açıklanabilir: Kandaki insulin düzeyi
normaldir ama bu insulin hücrelere tutunamadığından kandaki glukoz hücreye
giremez. Buna “insulinin etkisizliği” (insulin direnci) denir. Glukozun
organizmaya alınması sonucu artan plazma glukoz düzeylerine insulin cevabında
azalma olmaktadır. Bu durumda hücrenin enerji ihtiyacını karşılamak üzere
glikojen depolarından sürekli glukoz çekilir. Sonuçta kan şekeri sürekli
yükselir; pankreasın süreç içinde yorulmasıyla insulin salgısı da azalır.
Bu tip diyabetin
gelişiminde kalıtımın ve aşırı kilonun rolü çok önemlidir. Ayrıca fiziksel etkinliğin
( hareket, egzersiz vb.) azlığını ve beslenme biçimini de göz önünde tutmak
gerekir. Çay şekeri (sukroz) içeren besinlerin fazla tüketilmesinin diyabete
yol açıp açmadığı konusu henüz tartışmalıdır.
Tip 2 diyabetin tedavisi
temel olarak, kişinin beslenme alışkanlıklarının değiştirilme-sine dayanır.
Gerekiyorsa, ağızdan şeker düşürücü ilaçlar verilir. Bazen de hastanın durumuna
göre geçici olarak ya da sürekli insulin verilebilir.
Tip 2 diyabette kilo alımının sınırlandırılması, diyet, egzersiz ve ilaç kullanımı seçenekleri arasında uygun kombinasyonlar kullanılarak kan şekeri kontrol altında tutulabilir.
I.7.3- Gestasyonel Diyabet
Daha önceden diyabetli
olduğu saptanamayan ve gebelik sırasında ilk defa olarak saptanan diyabet
türüdür. Diyabet ve gebelik birlikteliği oldukça sıktır. Her 200 gebelikten
birinde pregestasyonel gebelik (daha önce diyabeti bilinen kadın hastadaki
gebelik diyabeti; tip 1 veya tip 2), her 200 gebe kadının 5’inde de gestasyonel
gebelik geliştiği saptanmıştır.
Gebelikte birçok faktör diyabetin
gelişiminde etkili olmaktadır. Bu kendini hiperglisemi ve anormal büyüklükteki
fetüs şeklinde bulgu verir. Bunların en önemlisi kontrinsuliner hormonlardaki
artış ve insulin rezistansıdır. Gebeliğin ilk döneminde östrojen ve
progesteronun düzeylerinde artış meydana gelir. Bunlarla birlikte, ayrıca,
karbonhidratlar; gebelik süresince plasentadan kolaylaştırılmış difüzyon sonucu
fetüsa geçer. Kolaylaştırılmış anabolizma ve artmış bir açlık olarak
adlandırabileceğimiz tablo meydana gelir. Sonuçta beta hücrelerinde bir
hiperplazi meydana gelir. Gebeliğin ilk trimesterde baskın olan bu olayın
ardında gebeliğin ilerlemesi, plasentanın devreye girmesi ile birlikte
plasentadan salgılanan insulin karşıtı faktörler\hormonlar (plasental laktojen
hormon, prolaktin ve östrojen ) ve serbest maternal kortizol etkisi ile anne
insulinine karşı direnc oluşmaktadır. Bunun sonucunda diyabetojenik bir tablo
oluşur. Annede tokluk glukoz olayı ve HPL (Human Plasental Laktojen) etkisi ile
annede lipoliz olayı ve proteolizis artar sonuçta enerji için gereken kaynaklar
oluşturulup, fetüse glukoz ve aminoasid sağlanır. İnsuline bağımlı bir
diyabetik gebede lipoliz diyabetik ketoasidoz riskini artırır .
Gestasyonel diyabet; ilk
kez gebelik içerisinde tanı konulan diyabet olarak adlandırılır. Bu değişik
şiddette kendini karbonhidrat intoleransı ile gösterir. Sıklıkla doğumdan hemen
sonra kaybolur. Doğumdan sonra önemli bir kısmı kaybolmasına karşın(%80-97) bu
grupta daha sonraki yıllarda diyabet geliştiği gözlenmiştir .Bu oran %60
civarındadır. Osullivan ve Mahan' a göre tüm GDM sıklığı tüm gebeliklerin
içerisinde %2.5’a kadar ulaşmakla birlikte bazı serilerde bu oran %12'e kadar
çıkmaktadır. ABD deki tüm komplike doğumların 1/3 ü diyabetik gebelikten
meydana gelmektedir. Burada en büyük payda gestasyonel diyabetli annelerin
bebeklerinde gözlenmektedir.
Bütün gebeler risk
altındadır. Amerikan Diyabet Birliği’ ne göre klasik risk faktörleri olsun
olmasın bütün gebelere sorunsuz bir gebelik seyri söz konusu da olsa bile
gebeliklerinin 24. ve 28. haftalarında glukoz testi uygulanmalıdır. Bu testin
1.aşamasında günün herhangi bir saatinde açlık ve tokluk fark etmeksizin 50
gram glukoz 300 ml suda eritilerek gebe kadına içirilir. 1 saat sonra glisemi
değeri ölçülür. 140 mg/dl nin üzerinde ise veya evde parmak ucu kanı ile
glikometre ile yapılan ölçümde 155 mg/dl nin üzerinde ise 2 -3 gün sonra 2.
aşama test yapılır. Bu test 100 gram glukoz ile yapılır. 8-14 saatlik açlık
gereklidir. Normal diyetini ve normal egzersizini uygulamalıdır.
Daha evvel makrozomili
bebek doğurmuş bulunanlar, daha evvel gestasyonel diyabetli gebelik geçirmiş
bulunanlar, 30 yaşın üzerinde olanlar, ailede diyabet varlığı, obesite,
glukozüri, düşük veya ölü doğum , anormal çocuk doğum öyküsü olanlar, hipertansiyonu ve/veya
hiperlipidemisi olanlar risk grubunda değerlendirilmiştir.
Hastada şu bulgular varsa
gebeliğin hangi evresinde olursa olsun test hemen uygulanmalıdır; polidipsi,
poliüri, noktüri, kilo alamama, tekrarlayan vajinal infeksiyonlar, oral
kontraseptif kullanımı, yüksek etnik risk grupları.
I.7.4- Tip 2 Diyabet Tedavisinde Kullanılan İlaçlar
Tip 2 diyabet tedavisinde
kullanılan ilaçlar 3’e ayrılır:
a) Sulfonilüreler: Bu
ilaçlar pankreası uyararak daha fazla insulin üretimini ve açığa çıkmasını
sağlarlar. Bu da kan şekeri düzeylerini kontrol altında tutar. Bu ilaçların
etkili olabilmesi için pankreasta etkin beta hücrelerinin olması gerekmektedir.
Hemen hepsi yemekten 4 saat sonra hipoglisemiye neden olabilir ancak bu seyrek
görülen bir durumdur. Kullanılacak sulfonilüre’nin seçimi hastanın yaşına ve
böbrek işlevlerinin durumuna bağlıdır. Yaşlı hastalarda klorpropamid ve
glibenklamid gibi uzun etkili sulfonilüreler yerine gliklazid yada tolbutamid
gibi kısa etkililer kullanılırsa hipoglisemi gelişme riski azaltılmış olur.
Kilo alımını sınırlandırılması ile kan şekeri kontrol altına alınamayan
hastalarda kullanılmalıdır. Çünkü bu grup ilaçlar kilo alımını kolaylaştırıcı
etkiye sahiptirler. Şişman hastalarda ise kullanılmamalıdır. Klorpropamid,
Glibenklamid, Glibornurid, Gliklazid, Glimepirid, Glipizid, Gliquidon etken
maddesi içeren ilaçlar Sulfonilüre grubu ilaçlardır.
b) Biguanidler: Karaciğerde
depolanan glukozun salınımını azaltırlar. Aminoasid ve yağlardan glukoz
üretimini azaltır ve glukozun vücutta kullanımını arttırır. Etkili olabilmesi
için pankreasta Langerhans adacık hücrelerinin az da olsa etkin olması
gerekmektedir. Sıkı diyet ve sulfonilüreler etkili olamazsa kullanılmamalıdır.
Ancak şişman hastalarda ilk ilaç olarak kullanılabilir. Hipoglisemi oluşturma
tehlikesi yoktur. Böbrek bozukluğu olanlarda laktik asidoza sebep
olabileceğinden kullanılmamalıdır. Piyasadaki tek formu metformin etken maddeli
ilaçlardır.
c) Akarboz: Bu grup
ilaçlar bağırsaklardan nişasta ve sukroz sindirimini ve emilimini yavaşlayarak
kan şekerini düşürürler. Sulfonilüre veya Biguanid grubu ilaçların tek başına
etkili olmadığı durumlarda tedaviye eklenirler.
Bu tedavilere rağmen kan
şekeri düzeyleri kontrol altında tutulamayan bazı Tip 2 diyabetlilerde insulin
enjeksiyonları gerekebilir.
I.8- Diyabette Komplikasyonlar
Diyabet hastalığı
ilerledikçe bazı problemler ortaya çıkabilir. Bu komplikasyonlara yol açan en
önemli etken, kandaki glukoz oranının yükselmesidir. Eğer Tip 1 diyabette
kandaki glukoz düzeyini düzenleyici tedavi iyi düzenlenirse komplikasyonlardan
büyük ölçüde korunmak mümkün olabilir. Oysa Tip 2 diyabette daha hastalık
teşhis edildiği anda bile tansiyon yüksekliği, kan yağları yüksekliği ve
miyokard infarktüsü gibi sorunlar bulunabilir. Bu nedenle Tip 2 diyabetlerde
komplikasyonların görülme sıklığı çok daha fazladır. Tip 2 diyabetlerde kandaki
glukoz yüksekliğinin kontrolünün yanısıra, kandaki yağların (kolesterol vb.) ve
kan basıncının (tansiyon) da normal düzeylerde tutulmasının önemi büyüktür.
Bütün bunların yanısıra Aspirin gibi koruyuculuğu kesinleşmiş ilaçların
tedaviye katılması önemlidir. Ayağa giden damarların tıkanmasına bağlı olarak
ayak kesilmeleri diyabetli hastalarda çok sıktır. Miyokard infarktüsü ve kalp
krizi nedeniyle ani ölüm şeker hastalarında 6 kat daha sık görülür.
En önemli komplikasyonlar
arasında şunlar yer alır :
1- Diyabetik retinopati: Göz damarlarının tutulması ile ortaya
çıkar. Körlüğe neden olabilir. Diyabetlilerde kör olma riski diyabetli
olmayanlardan 4 kez daha fazladır. Tip 1 diyabetlilerin hemen hemen hepsinde,
Tip 2 diyabetlilerin ise yaklaşık %60’ında 20 yıllık hastalıktan sonra
diyabetik retinopati gelişir. Diyabetlilerde aynı zamanda katarakt, makula
zararları ve glokom da görülebilir.
2- Diyabetik nefropati: Böbrek damarlarının tutulması ile
oluşur. Böbrek yetersizliğine neden olabilir. Diyabet hastalarında böbrek
bozukluklarının gelişme oranı normal kişilere oranla 20 kat daha fazladır.
Genellikle iyi kontrol edilmiş Tip 1 ve Tip 2 diyabet hastalarının yaklaşık
%20-30’unda 15 yıl içinde böbrek hastalığı gelişir. Diyaliz veya böbrek
transplantasyonu gerektirebilir.
3- Diyabetik nöropati: Değişik sinirlerin tutulması sonucu o
bölgenin uyuşması veya güç kaybı ile ortaya çıkar. Diyabet hastalarının
yaklaşık %30-40’ında özellikle ayaklarda ağrı ve kramplarla seyreden sinir
hasarları oluşur.
4- Enfeksiyonlar: Diyabet hastalarında enfeksiyonlara (iltahap)
yatkınlık artmıştır. Bu vücut yatkınlık direncinin düşmesinden ve organların
kanlanmasının bozulmasından ileri gelir. Yüksek kan şekeri düzeyleri bağışıklık
sistemini zayıflatarak enfeksiyon görülme olasılığını arttırır. Ağız,
dişetleri, akciğerler, deri, ayaklar, mesane ve genital bölge enfeksiyonların
en sık görüldüğü bölgelerdir. .
|










