Eyl
06
2008
  • Advertisement
  • Advertisement
  • Advertisement
  • Advertisement
cinim.gif
novaramini.gif  
4dusg.gif
gebelik_kitabi.gif
Çocuklarda yaygın gelişimsel bozukluklar PDF Yazdır E-posta
Pazar, 11 Kasım 2007

el_ele.jpgYaygın gelişimsel bozukluklar; gelişimin değişik alanlarında ortaya çıkan ciddi ve kalıcı bozukluklarla belirli bir çocukluk dönemi sorunudur. Ciddi ve kalıcı bozukluklar karşılıklı sosyal etkileşim ve iletişim becerilerinde zayıflık, stereotipik davranışlar, sığ ilgi dağarcığı ve sınırlı aktiviteler şeklinde kendini gösterir. DSM-IV yaygın gelişimsel bozukluklar ana başlığı altında şu bozuklukları ele almaktadır:

a)    Rett Bozukluğu

b)   Çocukluğun Dezintegratif Bozukluğu

c)    Asperger Bozukluğu

d)   Otistik Bozukluk

e)   Sembiyotik Psikoz

Yaygın gelişimsel bozukluklar genellikle yaşamın ilk yıllarında kendilerini belli ederler. Sıklıkla zeka geriliği ile beraber bulunurlar. Kimi zaman diğer bir tıbbi hastalık ta beraberinde bulunur. Kromozal anomaliler, konjenital infeksiyonlar bu tıbbi hastalıklara örnektir.

 

RETT BOZUKLUĞU

 

İlk kez 1966 yılında çocuk doktoru Andreas Rett tarafından tanımlanmıştır. Rett tedavilerini izlediği 22 kız çocuğunun yaklaşık altı aylık normal bir dönemden sonra gelişimlerinin birden durduğunu ve hızla gerilediğini gözlemiş, daha sonra diğer özgül belirtileri ile birlikte bozukluğu tanımlamıştır. En önemli özelliği; doğumdan sonra normal bir işlevsellik dönemini izleyen, birden çok özgül bozukluğun gelişimidir. Bireylerin prenatal ve perinatal gelişme dönemleri ve ilk beş ay boyunca psikomotor gelişimleri normaldir. Doğumda kafa çevresi de normal sınırlardadır. 5. ile 48. aylar arasında kafa büyümesi yavaşlayabilir. 5. ile 30. aylar arasında daha önceden kazanılmış amaca yönelik el becerileri ve ince motor becerileri yitirmenin ardından, basmakalıp el bükme ya da el yıkamaya benzer el hareketleri yapmaya başlarlar. Bozukluğun başlangıcını izleyen ilk birkaç yıl içinde çevreye olan ilgide azalmalar olabileceği gibi, daha sonraları toplumsal etkileşim yeniden gelişebilir. Yürümede ya da beden hareketlerinde koordinasyon bozulur. İleri derecede psikomotor yavaşlamanın yanı sıra, sözel anlatım ve dili algılamada bozukluk vardır. Ayakta durmak ve yürümek için gerekli dengeyi sağlayamazlar. Bunun için de bacaklarını açarlar. Yiyecekleri uygun şekilde çiğneyememe, mesane ve barsak kontrolünü sağlayamama, aşırı salya salgılanması ve dilin dışarı çıkması görülen bedensel belirtilerdir.

Rett bozukluğu, özellikle kızlarda görülen, nedeni bilinemeyen şiddetli nörogelişimsel bozulma, edinsel mikrosefali, demans, amaçlı el kullanımında bozukluk ve basmakalıp davranışlar gibi hareket anormallikleri, düzensiz solunum, otistik davranış ve epileptik nöbetlerin olduğu nörolojik bir bozukluk olarak tanımlanmaktadır.

KLİNİK BULGULAR:

Rett bozukluğu, tipik olarak ağır ya da ileri derecede ağır zeka geriliği ile ilişkilidir. Hastalarda yaş ile birlikte serebellar verilmiş ve bu serebellarda hemisfer genişliğinde azalma olduğu belirtilmektedir. Hastalardaki beyin dokusu hacimlerindeki azalmanın orantısız olması (beyaz maddeye göre gri maddenin daha çok azalması), kortikal gri madde oranlarında farklı değişiklik (frontal bölgede daha fazla azalma), subkortikal gri madde nükleuslarında hacim azalması (kaudat nükleus) ve artmış beyin omurilik sıvısı hacmi de bildirilmiştir. Bu sonuçlar gri madde de daha fazla olmak üzere ve gri-beyaz madde değişikliklerini düşündürmektedir. Beyin görüntüleme teknikleri ve otopsi raporları ile birlikte değerlendirildiğinde frontal bölgede daha fazla olsa da oksipital ve paryetal bölgelerde de anlamlı derecede azalmış gri madde bulunması patolojinin yaygın olduğunu düşündürmektedir. İstemli hareketlerin düzenlenmesinde rolü olan kaudat nükleusun hacmindeki azalmanın Rett bozukluğunun klinik belirtilerinin açıklanmasında yardımcı olduğu görülmektedir. Tüm çalışmalar birlikte incelendiğinde Rett bozukluğundaki temel patolojinin frontal korteks, kaudat nükleus ve orta beyinde olduğu bildirilmektedir. Hastalığın süresi arttıkça ve yaş ilerledikçe beyin dokusunun hem boyutunda hem de ağırlığında azalma olmaktadır.

Bu bozukluk sadece kızlarda bildirilmiştir. IQ ölçümü 51’in altında olan kızların %1-2’sinde, IQ ölçümü 31’in altında ağır zeka geriliği olan kızların ise %4-7’sinde Rett bozukluğu olduğu bildirilmiştir. Sadece kızlarda olmasının nedeni ise, X’e bağlı dominant bir gen olması ihtimalini güçlendiriyor. Erkeklerde ölümcül olduğu bildirilmektedir.

GİDİŞ:

Gelişimsel gerileme örüntüsü oldukça belirleyicidir. Başlangıcı 4 yaşından önce olup, genelde hayatın ilk ya da ikinci yılındadır. Üç ay ile üç yaş arasında baş büyümesi geriler, tipik olarak bu kızlarda iki yaşında mikrosefali görülür. Bununla bağlantılı olarak beceri kaybı ortaya çıkar. İlk 2-3 yılda sosyal gelişme ve oyun gelişimi durur. Olguların yarısında ergenlik ya da yetişkinlik döneminde hareketlerde ağır yeti yitimi ortaya çıkar. Her olguda ağır zeka geriliği oluşur. Erken ya da orta çocuklukta sıklıkla epileptik nöbetler gelişir. Bozukluğun süresi ömür boyudur ve yetilerdeki kayıp genel olarak kalıcı ve ilerleyicidir. Çoğunlukla iyileşme olmaz, ancak bazen geç çocukluk ya da ergenlik dönemlerinde toplumsal etkileşimin belirli ölçüde geliştiği, bozukluğun kısmen düzeldiği görülebilir. İletişim ve davranış sorunları ise göreceli olarak ömür boyu sürer. Bu çocuklarda genel bir zihinsel ve fiziksel gerileme ortaya çıkmakta ve bağımlı duruma gelmektedirler.

TEDAVİ:

 

Özgün tedavisi yoktur. Nörolojik ve fiziksel belirtilere yönelik tedavinin yanı sıra beceri kazandırmaya yönelik tedavi yapılabilir. Genellikle eğitim yapılamamaktadır. Basmakalıp davranışların denetimi için davranışsal ve ilaç tedavilerine gereksinim duyulmaktadır.

 

ÇOCUKLUĞUN DEZİNTEGRATİF BOZUKLUĞU

Çocukluğun Dezintegratif Bozukluğu; ICD-10 sınıflandırmasında, normal bir gelişim dönemi izleyen ilk 2 yıl sonrasında, kazanılmış becerilerin kaybına eşlik eden sosyal, iletişimsel ve davranışsal anormalliklerle seyreden yaygın gelişimsel bir bozukluk olarak tanımlanmıştır. DSM-IV’te de aynı düzlem içerisinde ele alınmıştır.

1908 yılında Viyana’lı bir eğitimci olan Theodor Heller 3-4 yaşlarına kadar normal gelişim gösteren ve sonradan ciddi bir gelişimsel gerileme gösteren 6 çocuk bildirmiştir. Pek fazla düzelme göstermeyen bu durum için Heller “dementia infantilis” terimini önermiştir. Bu çocuklar 3-4 yaşlarına kadar oldukça sakin, uysal, canlı iken sonradan içedönük, söz dinlemeyen, karşı gelen, nedensiz öfkelenen, etrafı kırıp döken, mızmızlanan ve zaman zaman varsanıları olan çocuklar haline gelmektedirler. Birkaç ay içinde gelişen entellektüel yıkım ile bu çocukların konuşmaları ortadan kalkmaktadır. Bu regresif dönemde stereotipik hareketler sıklaşmakta, kendi kendilerine yemek yiyemez duruma gelmekte ve 9 aylık bir bebeğin mental düzeyine inmektedirler. Heller’in hastalarını ne kadar süre izlediğini belirtmemesine karşın bu çocukların en son tanımlanan durumda kaldıkları anlaşılmaktadır.

Bozukluğa ilişkin klinik veriler son derece kısıtlıdır. Bu durum bozukluğun oldukça seyrek görülmesiyle açıklanabilir. Klinik örneklemde erkeklerde daha sık görüldüğü saptanmıştır. Ç.D.B. ile ilgili bilgilerimiz hastalığın başlangıcı ile bağlantılı görülen psikososyal ya da tıbbi olaylarla sınırlıdır. Bildirilen vakaların bir kısmında psikososyal olay bulunurken, bir kısmında da birkaç tıbbi olaya rastlanmıştır. Psikososyal olaylar arasında; taşınma, ayrılık, kardeş doğumu, okula başlama, emziği bırakma, aile içinde kavga, ölüm sayılabilir. Tıbbi olaylar arasında ise; kızamık, boğmaca, kabakulak, ateşli bir hastalık, viral hepatit, nöbet ve hospitalizasyon sayılabilir.

KLİNİK BULGULAR:

Ç.D.B. için farklı başlangıç biçiminin olduğu; bunlardan birinin haftalar ya da aylar süren sinsi bir gidiş ile seyrettiği, diğerlerinin ise birkaç gün ya da hafta içinde aniden başladığı ileri sürülmüştür. Bazı hastalarda daha huzursuz ya da sıkıntılı oldukları bir ara evre olabilir.

Bozukluktaki temel özellik; becerilerde belirgin gerileme ya da kayıp, sosyal ilişkilerde sorunlar, stereotipik davranışlar, değişime direnç (örn;kompulsif davranışlar), aşırı hareketlilik, korku ve anksiyete gibi belirtiler, öz bakım becerilerinde yıkım (özellikle de idrar ve dışkı kontrolü) sayılabilir.

Bu bozukluğa sahip olan çocukların zeka düzeyleri de oldukça düşük bulunmuştur. Birçok nörolojik sorun bu bozukluğa eşlik etmektedir. Bu sorunlar arasında epileptik nöbetlerin Ç.D.B.’nun en önemli komplikasyonu olduğu söylenebilir. Ç.D.B. tanısı alan çocuklarda bazı nöroanatomik değişikliklerden de söz edilmiştir. Yamazaki ve arkadaşları 4 yaşındaki bir çocukta 3. ventrikül genişlemesini göstermişlerdir. Gökler ve Ünal da 5 yaşındaki bir hastada sisterna magna saptamışlardır. Ç.D.B. tuberoskleroz, nörolipidozis, metakromatik lökodistrefi ve Addison-Schilder’s hastalığı, kızamık, boğmaca ya da kabakulak hastalıkları ile ilişkili bulunmuştur. Bu bağlantılar Ç.D.B.’nun tanısal geçerliliği üzerine bir tartışma başlatmasına karşın, tüm araştırmalar sonucunda hiçbir ilerleyici nörolojik sürece uymayan hastalara da rastlanmıştır. Daha da ötesi; çoğu hasta için ilerleyici bir bilişsel yıkım yerine daha durağan hatta belirli ölçülerde düzelme ile seyreden süreçlerden söz edilmiştir.

GİDİŞ:

Ç.D.B.; bazı hastalarda gelişimde bir plato evresi, bazı hastalarda kısıtlı da olsa bir düzelme, bazı hastalarda ise ilerleyici bir yıkım ile seyredebilir. Yıkım düzeyi çok değişkendir ve sıklıkla ilerleyici bir nörolojik süreç ile birlikte gider. Ancak birkaç hastada oldukça iyi düzeyde düzelme de bildirilmiştir.

TEDAVİ:

 

Bu konuda kapsamlı bir çalışma yoktur. Otizmin tedavi ilkeleri burada da geçerlidir. Anne-baba eğitimi ve çocuk için özel eğitim programlarının yanı sıra  semptomatik olarak seçilen ilaç tedavisi eğitimin verimini arttırabilir.

 

ASPERGER BOZUKLUĞU

Hans Asperger tarafından ilk kez, 1944 yılında “Çocukluk Otistik Psikopatisi” olarak tanımlanmıştır. Yaygın gelişimsel bozukluklar arasında sayılan Asperger sendromu; bir yandan yüksek fonksiyonlu otizm tablosunun farklı klinik  dışavurumu olarak yer alırken, bir yandan da Asperger sendromu ile şizoid kişilik bozukluğu, semantik-pragmatik bozukluk ve sözel olmayan öğrenme yetersizliği arasında bağlantılar bulunması, Asperger sendromunun yaygın gelişimsel bozukluklar ile diğer bazı klinik durumlar arasında bir köprü oluşturduğunu düşündürmektedir.

Asperger; aşağıdaki belirtileri bozukluğu belirleyen tipik özellikler olarak sıralamaktadır:

Göz-göze temasın az, yüz ifadelerinin ve ses tonunun sınırlı olması, sosyal içe çekilme, akran ilişkilerinde azalma, duyguları anlamada güçlük, zamirlerin yer değiştirilerek kullanılması, stereotipik aktarım ve davranışlar, bilgiçlik taşıyan konuşma biçimi, karşılıklı iletişimde ve hayali oyunda sınırlılık, zihinsel takıntılarla donatılmış olma, rutinlere esnek olmayan bir biçimde yönelme ve nesnelerin yineleyici kullanımı.

 

KLİNİK BULGULAR:

 

Asperger; bu bozukluğun genetik kökenli bir hastalık olduğunu ileri sürmüştür. Bu bozukluğa ilişkin özelliklerin hastanın ailesinde, özellikle babada bir yatkınlık olarak varolduğunu bildirmiştir.

Bu sendrom doğum öncesi, doğum sırası veya doğum sonrası oluşabilecek ve beynin zedelenmesine yol açabilecek bir duruma bağlı olarak ortaya çıkmış olabilir. Dolayısıyla sergilenen davranış kalıpları, beynin işleyişindeki bu organik bozukluğa bağlı olabilir. Ancak henüz bunu açıklayabilecek özgül patoloji saptanmamıştır.

Asperger sendromlu çocukların, otizmli çocuklara göre zeka seviyeleri daha yüksektir. Sözel IQ, performans IQ’nun üstündedir. Ancak soyut kavrama ve sosyal bilgilerin yerleştirilmesinde ve soyutlama esnekliğinde sorun vardır. Asperger sendromundaki nöropsikolojik aksaklıklar “sözel olmayan öğrenme güçlükleri”ne benzer bulgular olarak değerlendirilmiştir. Yapılan çalışmalara göre bunlar dikkat sorunları, plan yapma ve zamanlamada aksaklıklar şeklinde “yürütme” işlev bozuklukları olarak kendilerini gösteren sağ hemisfer bozukluklarını yansıtmaktadır. “Yürütme” işlevlerinden sorumlu olduğu düşünülen beyin bölgeleri temporo frontal bölgelerdir. Bu işlevlerdeki aksamaların, prefrontal bölgedeki işlev bozukluğu ile bağlantılı olduğu ileri sürülmüştür.

Asperger sendromlu çocukların %60’ından fazlasında kromozom ve beyin-omurilik sıvısı tetkiklerinde anormal bulgulara rastlandığı ya da beyin patolojisine ilişkin bir tanının belirlendiği saptanmıştır.

Otizm psikotik bir süreç olmasına rağmen, Asperger bozukluğu bir kişilik yapısı özelliğidir. Başlangıcı otizme göre daha geç bir dönemdedir. Dil gelişimi ve kognitif yetiler daha iyi bir düzeydedir.

 

GİDİŞ:

Asperger sendromlu hastalarda uyumun derecesi; bireyin beceri düzeyi, çeşitliliği ve duygudurumu ile bağlantılıdır.

 

TEDAVİ:

 

Sendromun belirgin bir tedavisi yoktur. Ancak çocuğun normal yaşama uyum sağlamasına, güçlüklerin ele alınmasına yönelik uygun eğitim ve yaklaşımlar önemlidir. Düzenli rutinlere göre yapılandırılmış eğitim çok yararladır. Eğitim bu çocuklarda özel ilgi alanlarının geliştirilmesi ve sosyal beceriler yönünde deneyim kazandırılması açısından önemlidir. Tıbbi tedavi belirtilerin ortadan kaldırılmasında etkindir. Hastanın olası kaygı ve ruhsal sorunları yalın ve somut bir yaklaşımla ele alınmalı, davranışçı ve destekleyici terapiler öncelikli olarak kullanılmalıdır.

 

OTİZM

 

Otizmi ilk kez 1700 yıllarında Fransa’da Jan Itard, İngiltere’de Jhon Haslam ile görüyoruz. Otizm Yunanca’da “autos” kelimesinden alınmış, “kendi” anlamına geliyor. Bugün; dünya ile ilişkiyi kesmek anlamında kullanılıyor. Ancak bu yazarlar otistik davranışları incelememiş, sadece herhangi bir teşhis koymadan bu kişileri, ilginç bireyler olarak görmüşlerdi.

1911 yılında Eugen Bleuler’in şizofreni ile ilgili olarak şizofren hastalığının tipik düşünce bozukluğunun tarifinde, otizm kelimesini kişinin kendini insanlara ve dış dünyaya kapatması anlamında kullandığını görüyoruz.

Alman-Amerika’lı çocuk psikiyatristi Leo Kanner 1943’te, Avusturya’lı çocuk doktoru Hans Asperger 1944’te birbirlerinden habersiz otistik davranışları incelediler. Kendi dünyasında, dışarıya kapalı yaşayan bu çocuklar için Kanner “otizm” kelimesini kullanınca, bu belirtiler psikiyatrinin şizofreni kavramına bağlandığından; otizm çocukluk şizofrenisi olarak anlaşıldı. Ve nedenleri ile tedavisine de yıllarca bu açıdan bakıldı. 1970’li yılların sonlarında psikiyatrinin yaptığı atakla, çocukluk şizofrenisi olarak görülen otizmin, aslında bu alanla ilgisi olmadığı ve onunla karıştırılmaması gerektiği görüldü. 1980’lerde otizmin biyolojik temele dayandırılması ile de olay daha başka bir boyut kazanmıştır.

OTİZMİN NEDENLERİ:

Otizm ile ilgilenen araştırmacıların ortaya koyduğu dört farklı teori vardır. Fakat bunlar tek başına otizmi açıklamaya yetmemektedir.

Psikojenik Teori:

Bazı gözlemciler; otistik çocukların içe kapanma ve sosyal olmayan davranışlarda bulunmalarındaki ana nedenin duygusal etkenler ve yetiştirilme biçimi olduğunu ileri sürmektedirler. Bu teoriye göre otizm; özellikle anne-çocuk ilişkisinde soğuk, reddedici olarak algılanan davranışlarla çocuğun karşılaşması sonucunda ortaya çıkan, psikolojik bir geri çekilme davranışıdır. Bu görüş, Bruno Bettleheim’ın teorisi olarak anılmaktadır. 1950 ve 1960’lı yıllara kadar geçerliliğini koruyan bu görüş; soğuk, reddedici ve çocuklarıyla iletişim kuramayan orta sınıf düzeyindeki annelerin çocuklarının genellikle otistik özellikler gösterdiğini, sıklıkla da içe kapanık olduklarını ve sosyal ilişkide yetersiz kaldıklarını savunmaktadır. Kanner’da 1954’te buna benzer açıklamalarda bulunmuştur.

Davranışsal Teori:

 

Bu teoriyi savunanlar otizmin ödül ve ceza sistemleri ile pekiştirilen ve bir seri tesadüfi olasılıklarla şekillendirilmiş, öğrenilmiş davranış grupları olduğunu ileri sürmektedirler. Bu görüşe göre otizm; çocuğun içinde bulunduğu ortamda çevresi ile ilişki kurma yoluyla öğrendiği bir takım atipik ve özel davranışlar bütünüdür. Olay anne-baba-çocuk ilişkisi ile sınırlanmaksızın; ortamın, gelişmekte olan çocuğa sağladığı olumlu ya da olumsuz sonuçlar açısından değerlendirilmektedir. Otistik çocukların ortaya koyduğu birçok davranış bu teoriye göre; öğrenilmiş davranışlardır. Bu görüşü savunan teoristler; otistik çocuğun kendi kendine doğal olarak normal çevreden bazı bilgi ve becerileri öğrenmesini olanaksız kılan, özüre bağlı bir yetersizliğin söz konusu olduğunu ileri sürmektedirler.

Organik Teori:

Son on yıldır, otizmin biyolojik bir kaynağının olduğu kesinlik kazanmakta ve beyindeki bazı yapısal anomalilerin otizme neden olduğu kabul edilmektedir. Bu konuda yapılan son araştırmalar, cerebellumun (beyincik) gelişmesi ile ilgili bir bozukluk olduğu üzerinde durmaktadır. Bu teori otizmin; organik bir nedene bağlı olarak beynin bazı fonksiyonlarını yerine getirememesi sonucu ortaya çıktığını öne sürüyor. Teori; otistik çocuğun gösterdiği öğrenme, dikkat ve algı süreçleri ile ilgili yetersizliği kapsamaktadır. Otizmin ortaya çıkma riskini arttırmada, doğum öncesi ve sonrası oluşan biyolojik yönden yeterince gelişememe ve özellikle hamileliğin ilk üç ayında olumsuz etkileri olan bazı durumlar da etken olabilmektedir.

Kavramsal Teori:

Frith’in teorisi; otistik bireylerdeki temel problemin doğuştan gelen zihinsel kavramaya ait bir eksiklik olduğu ve bu eksikliğin mantıki sonuçlar çıkarmayı engellediği şeklindedir. Bu eksiklik, çocuğu farklı bir gelişme yönünde zorlamakta, böylece farklı otistik belirtiler ortaya çıkmaktadır. Otistik çocuklar; iç ve dış dünyada gelişen olaylar arasında ilişki kurabilme, tahmin yapabilme becerisinden yoksun olmaktadır. Bu durum, otistik çocukların diğer insanların hareketlerini yönlendiren inançları, istekleri ve eğilimleri olabileceğini anlamalarındaki yetersizlikten kaynaklanmaktadır. Ve böyle bir bilgi dağarcığı olmaksızın da sosyal ilişkilerini geliştirmeleri oldukça zor olmaktadır.

 

Bütün bu teorilerin dışında son yirmi yıldır yapılan araştırmaların sonuçlarına baktığımızda otistik bozukluğun etyolojisinde daha farklı etmenlerin rol oynadığını görebiliriz. Otizm tablosuna eşlik eden etmenleri şöyle inceleyebiliriz:

1)  Ailesel Etmenler:

Otistik çocukların özellikle babalarının, şizoid kişilik özelliği taşıdığı ve eğitim düzeylerinin yüksek olduğu bildirilmiştir. Bu çocukların anne ve babalarının evlilik ilişkisinin kötü olduğu, yüksek derecede stres bulunduğu, annelerinde depresyonun olduğu görülmüştür. Otistik çocukların aile bireylerinde diğer ciddi psikiyatrik hastalıkların daha sık görülmesinin yanı sıra, bazı ebeveynlerde sosyal tuhaflıklar klinik olarak dikkat çekmiştir. Kimi araştırmacılar, otistik çocukların ebeveynlerinin kalabalığı sevmeyen, topluluklara katılma ve sosyal ilişki kurmada güçlükleri olan kişiler olduğunu bildirir.

2)  Genetik Etmenler:

Otizm, genetik etyolojili olduğu bilinen bazı özel hastalıklarla birlikte de görülebilmektedir. Tuberoskleroz, nörofibromatozis gibi konjenital nörokutaneal bozukluklarla birlikte otistik bozukluk bildirilmiştir. Genetik bozukluklar içerisinde otizm ile birlikte en sık görülen bozukluk Frajil-X sendromudur.

3)  Prenatal ve Postnatal Etmenler:

Otizme yol açan önemli etkenlerden biri de pek çok çalışmada vurgulanmış olan gebelik komplikasyonları ve doğum travmaları olabilir. Gebelikte kanama, enfeksiyon hastalıkları, yüksek kan basıncı, toksemi, ödem, ilaç kullanımı, 36 haftadan önce doğum, gebelik süresinin 42 haftadan uzun olması, düşük doğum ağırlığı, forseps veya vakumla müdahale, genel anestezi, sezeryan, kordon komplikasyonları, solunum problemleri, uzamış sarılık önemli ölçüde yüksek bulunmuştur.

4)  Nörokimyasal Etmenler:

Otistiklerin yaklaşık üçte birinde kan serotonin düzeyleri yüksek bulunmuştur. Otizmde trombositlerde de serotonin konsantrasyonunun arttığı bildirilmiştir. Bir başka çalışmada da beyin omurilik sıvısında da opioid peptid düzeyleri araştırılmış ve özellikle kendine zarar verici davranışlarda bulunan,ağrıya duyarsız olan bazı otistiklerde yüksek endorfin düzeyleri bulunmuştur.Ayrıca B  vitaminin eksikliğinin de potansiyel bir neden olabildiği öne sürülmektedir.

5)  Nörobiyolojik Etmenler:

 

Otistiklerde çeşitli EEG anormallikleri ve yüksek oranda epilepsi olduğu bildirilmiştir. % 58 oranında jeneralize EEG anormallikleri saptanmıştır. Ve EEG bozukluğu daha çok sol hemisferdedir. Otistik çocuklarda beyin sapı işitsel uyarılmış potansiyellere ilişkin çalışmalarda, subkortikal anormallikler bildirilmektedir. Bazı çalışmalarda ventriküllerdeki genişleme dikkat çekmektedir. Son zamanlarda sıkça rastlanıldığı bildirilen anormalliklerden biri de serebellar doku azalmasıdır. Bu azalma en fazla vermis ve hemisfer arasındaki nöroserebellar bölgede görülmektedir. PET çalışmaları otistiklerde serebral glukoz metabolizmasının yaygın olarak arttığını bildirmektedir.

 

Otizm tek bir hastalık değildir ve tek bir nedeni yoktur. Çeşitli nedenlere bağlı beyin fonksiyonlarının gelişimsel bir bozukluğu olduğu düşünülmektedir. Frajil X kromozom anomalileri, Morbius sendromu, konjenital rubella sendromu, tuberosklerosis, infantil spazm, fenilketonüri, beyin malformasyonları, dejeneratif hastalıklar, Herpes (uçuk) virüsünün beyinde yaptığı tahribat veya santral sinir sistemi zedelenmesi sonucu ortaya çıkabilir.

 

Sonuç olarak otizm; sosyal davranış, duygu ifadesi, sözel iletişim, soyutlama ve bilgi işleme gibi işlevlerde beynin yüksek kortikal disfonksiyonunu yansıtır.

Bilinen o ki; otistik çocuklarda sinir sistemine giren uyarıcıların yorumu bir nedenden dolayı yapılamamaktadır. Bu çocukların zekası yerinde olabilmekte, işitebilmekte ve okuyabilmektedir. Ancak işittiklerini ve okuduklarını anlayamamaktadırlar. Dili algılamada bir nedenden dolayı yetersizlikleri bulunmaktadır. Dili algılayamadıkları için dikkatlerini konuşulana ve konuşan kişiye verememektedirler. Birisi konuşurken o kişinin yüzüne bakmamakta ve bunun sonucu olarak diğer insanlardan ve çevreden kopmaktadırlar. Diğer insanların yorumlarını sözel olarak alamadıkları için yüz ifadelerini de yorumlayamamaktadırlar. Dolayısı ile hem konuşme gelişmemekte hem de duygularını ifade etmeyi öğrenememektedirler. Bunun sonucu olarak kavramlar gelişmemektedir. Otistik çocukların algılama sorunları yalnızca tek bir alanda değil, farklı alan ve becerilerdedir. Ayrıca bu çocuklarda zeka geriliği de bulunabilmektedir. Bu yorumlar içerisinde otistik çocukların içedönük davranışları şöyle yorumlanabilir: Çocuk sevgiyi anneden almamış değil, sevgiyi algılayamamış; konuşma yeteneği yok değil, söyleneni anlayamadığından konuşma yeteneği gelişmemiş; duygu ifade edemiyor değil, insanlar arası iletişimde duyguların anlamını kavrayamamıştır.

 

OTİSTİK ÇOCUKLARIN ÖZELLİKLERİ

 

BEBEKLİK DÖNEMİ

 

Otistik özellikler gösteren bebeklerin iki tip davranış biçimi geliştirdikleri gözlenmiştir. Bunlardan biri sürekli ağlayan, huysuz olarak adlandırılan bebeklerdir. Bakımları oldukça zor olan bu bebekleri, sürekli sallanmanın dışında rahat ettirmek mümkün değildir. Öyle ki; giydirme, yıkama gibi günlük etkinliklerde sallanmanın kısa bir süre durması bile ağlamalarına neden olabilir. İkinci tip otistik bebekler ise; sakin, bütün gününü yatakta geçiren bebeklerdir. Sadece acıktıklarında ağlamaları nedeni ile bakımlarının kolay olmasına rağmen, anneden hiçbir ilgi beklememeleri, çevrelerine karşı ilgisizlikleri anne-babaları endişelendiren özelliklerdir.

 

 

a)   Fiziksel Özellikleri:

 

Bu dönemde otistik bebeklerin fiziksel gelişmeleri yaşıtlarından farklı değildir. Yaygın uyku ve beslenme problemlerine rağmen hemen hepsi sağlıklı bebeklerdir. Fiziksel olarak birçok beceriyi olağan yaşlarda kazanmaya hazırdırlar. Ancak bazı otistik bebeklerin çevrelerine karşı ilgisizlikleri nedeni ile daha geç yaşlarda oturdukları, yürüdükleri gözlenmiştir.

 

 

b)  Sosyal-Duygusal Özellikleri:

 

Otistik bebeklerde; kucağa alınmaya karşı isteksizlik gösterme, kucağa alınınca huzursuz olma en belirgin özelliklerdir. Otistik bebekler genellikle çevreleri ile ilişki kurmaz, insanların konuşmalarına tepki vermezler. İnsanlarla göz kontağı kurmaz, çok uzun süre boş bakışlarla oturabilirler. Kendi kendilerine gülümserler.

 

 

 

 

 

c)   Zihinsel Özellikleri:

 

Otistik bebeklerdeki ilgisizlik ve meraksızlık zaman zaman çocukta zihinsel bir problem olduğunu düşündürür. Ancak çocuğun oturma, emekleme, yürüme vb. birçok beceriyi normal çocuklarla aynı zamanda kazandığı da gözlenmektedir. Bu yüzden bebeklik dönemindeki zihinsel gelişim hakkında bilgi toplamak çok zor olmaktadır.

 

 

d)  Konuşma Özellikleri:

 

Normal bebeklerde bir yaş civarında gerçekleşen babıldamaların otistik bebeklerde görülmediği belirlenmiştir. Ayrıca diğer kişilerin kendileri ile konuşmasına ya da seslenmesine karşı tepkisiz kalmaktadırlar. Bazı otistik bebekler 0-2 yaş döneminde tamamen sessiz kalabilir, bazıları ise yaşıtları gibi birkaç kelime öğrenebilir.

 

 

f)   Beslenme Özellikleri:

 

Otistik bebeklerde beslenme problemleri yaygın olarak gözlenir. Bunlardan çoğunun ilk aylarda emmesi de zayıftır, altıncı aydan sonra beslenme problemleri artar. Birçok bebek süt dışında tüm yiyecekleri reddeder. Bazıları ise normalin üstünde ve hemen her şeyi yiyebilir.

 

 

 

 

2-5 YAŞ DÖNEMİ

 

Bebeklik döneminde vurguladığımız özellikler devam etmektedir. Ancak bu özellikler çocukların gelişimlerine bağlı olarak çeşitlenmiş, farklılıklar ortaya çıkmıştır. 2-5 yaş dönemi otistik özelliklerin en belirginleştiği, tanı için oldukça önemli bir dönemdir.

a)   Fiziksel Özellikleri:

Fiziksel gelişimleri normal, motor becerileri genellikle iyidir. 3-4 yaşındayken dar bir tahta üzerinde dengede durma, 14-15 aylıkken top atıp tutma becerilerini kazandıkları sıklıkla gözlenir. Taklit etme becerilerinin zayıf olması nedeni ile atlama zıplama gibi becerileri kolay kazanamazlar. Kağıt kesme, boncukları bir kutuya tek tek koyma veya ipe dizme gibi küçük kas becerilerinin oldukça zayıf olduğu gözlenir. Ancak birçok otistik çocuk mekanik, takmalı-sökmeli oyuncakları kolaylıkla takıp sökebilir.

b)  Sosyal-Duygusal Özellikleri:

 

Bebeklik döneminde gözlenen çevreye ilgisizlik daha belirgin hale gelmiştir. Çevresindeki kişilerin ve anne-babanın yüzüne bakmama hemen hemen her otistik çocuğun özelliğidir. Tamamen kendilerine ait bir dünyada yaşıyor gibi görünen bu çocuklar, çevrelerinde olup bitenlere çok kayıtsızdırlar. Çağrıldıklarında tepki vermez, konuşurken dinlemez gibi görünürler. Bebekliklerindeki gibi fiziksel temastan kaçınırlar.

c)   Zihinsel Özellikleri:

Bu konuda yapılan ayrıntılı çalışmalar, en az iki grup otistik çocuk olduğunu düşündürmektedir. Birinci grubu normal ya da normale yakın zihinsel becerileri olanlar, ikinci grubu ise zihinsel yönden yetersiz olanlar oluşturmaktadır.

 

 

d)   Uyarılara Tepkileri:

 

·                    İşitsel Uyarılara Tepkileri: Bu dönemde seslere karşı çok değişik tepkiler görülmektedir. Bazen seslere hiç tepki vermedikleri, bazen en ufak seslere aşırı tepki gösterdikleri, bazı seslere de çok duyarlı oldukları gözlenmektedir.

 

·                    Görsel Uyarılara Tepkileri: Bu dönemde görsel uyarıcılara karşı normal dışı tepkiler yaygın olarak görülebilir. Hareket eden, dönen veya parlak olan bazı cisimlere uzun süre bakabilirler. Bazı otistiklerin ışıktan rahatsız oldukları görülebilir. Bazen de ışıkla karşılaştıklarında kulaklarını, yüksek bir ses duyduğu zaman da gözlerini kapama gibi ters tepkiler gözlenebilir.

·                    Sıcağa, Soğuğa Karşı Tepkileri: Bu tepkiler, bazı çocuklarda acıyı, soğuğu ve sıcağı fark etmeme şeklinde ortaya çıkarken, bazılarında ise soğuk suyla ellerini yıkarken ağlama, eline bir toplu iğne battığı zaman çığlıklar atma şeklinde görülebilir.

 

·                    Dokunulmaya Karşı Tepkileri: Herhangi bir kişi tarafından dokunulmak, kucağa alınmak istendiği zaman o kimseyi itmek, ondan kaçmak yaygın olarak gözlenen tepkilerdir. Otistik çocuklar yeni bir nesneyi tanımada genellikle koklama, dokunma duyularını kullanırlar. Gördükleri yeni bir nesneye dokunur, parmaklarını üzerinde gezdirir, koklar, zaman zaman da ağızlarına sokarlar veya yalarlar. Bu bir çeşit dünyayı tanıma yolu olarak kabul edilebilir.

e)   Beslenme Özellikleri:

Bu dönemde de beslenme ve uyku problemleri yoğun bir şekilde gözlenmektedir. Beslenme ile ilgili olarak; katı yiyecekleri reddettikleri, bazılarının sürekli püre edilmiş yiyecek yedikleri, bu yüzden de çiğneme kaslarını kontrol etmekte güçlük çektikleri görülür.

f)   Konuşma Özellikleri:

Otistik çocukların konuşma özellikleri, dil gelişimleri yaşıtları olan normal çocuklardan farklı bir tablo çizmektedir. Konuşmaya başlama çok farklı yaşlarda gerçekleşir; ancak genellikle ilk kelimelerini 5 yaş civarında söylerler. Bazı otistik çocukların konuşmaya normal yaşıtlarıyla aynı zamanda başladıkları ancak daha sonra bildikleri kelimeleri kullanmadıkları gözlenmiştir. Beş yaş sonrasında çocuk yeni kelimeler öğrenir, isteklerini kelimelerle ifade etmeye başlar, hatta bir iki kelimelik cümleler kurabilir. Bununla birlikte konuşmayı bir iletişim aracı olarak kullanmadıkları gözlenmektedir. Otistik çocukların konuşmalarında karşılaştıkları belli başlı problemler şunlardır:

 

·                    Konuşulanları Anlamada Güçlük: Otistik çocuklarla yapılan çalışmalar, konuşulanları anlama kapasitesinin oldukça sınırlı olduğunu göstermiştir. Anlama yaşla birlikte artar, kendilerinden isteneni anlayabilir, ancak istekleri yerine getiremezler. Tek kelimeleri kolay anlayabilirlerken, kelimeler soyutlaştıkça, cümleler karmaşıklaştıkça anlamaları da güçleşir. Konuşulanları anlama becerisi oldukça yavaş gelişir.

 

·                    Ekolali: Normalde çocuklar konuşmaya, duydukları kelimeleri taklit etmekle başlarlar. Ancak bu taklit dönemi 2,5 yaş civarında sona erer. Otistik çocuklar da ilk kelimelerini anlamlarına dikkat etmeden, papağan gibi taklit ederek öğrenirler. Bazen kelimeleri bazen de cümleleri olduğu gibi tekrar ederler. Kelimeleri, taklit ettikleri konuşmacının aksanı ve vurgulamaları ile söylerler. Normal çocuklar bu dönemden sonra taklit ettikleri kelimeleri uygun yerlerde kullanmaya başladıkları halde, otistik çocuklar bu dönemde oldukça uzun zaman kalır ve öğrendikleri kelimeleri gerektiği zaman kullanmazlar.

 

 

·                    Gramer Bozuklukları: Konuşabilen otistik çocuklarda gramer bozuklukları da yaygın olarak görülür. Cümlelerdeki fiil eklerini söylememek yaygındır. Kelime eklerini, zarfları, bağlaçları kullanmama, cümleleri ters kullanma, bazı nesne isimlerini fonksiyonları ile açıklama (kitap yerine kitap oku) gibi gramer yanlışlıkları yaparlar.

 

·                    Zamirlerin Yer Değiştirmesi: Konuşmadaki en belirgin özelliklerden birisi de şahıs zamirlerinin yerlerinin değiştirilmesidir. Birinci tekil şahıs “ben” yerine, “sen” veya “o” kullanırlar.

 

 

·                    “Evet-Hayır” Kelimelerini Kullanmada Güçlük: Otistik çocuklar yaşıtları gibi hayır kelimesini, evet kelimesinden önce öğrenirler. Ancak, evet kelimesini öğrenmeleri genellikle 8-9, bazen daha da geç yaşlarda olabilir. Evet kelimesini öğrendikten sonra soruya bakmaksızın sıklıkla aynı cevabı kullanırlar.

 

·                    Zaman Kavramı: Bu çocuklar, zaman kavramını veya diğer soyut kavramları anlamada güçlük yaşarlar; “önce-sonra”, “bugün-yarın” gibi zaman kavramlarını kullanmada karşılaşılan güçlükler iletişim bozukluklarına neden olmaktadır.

 

·                    “Neden-Sonuç” İlişkisi: Otistik çocuklar olaylara ve nesnelere ait ilişkiyi kurmakta zorlanabilirler.

 

·                    Telaffuz Güçlükleri: Bu çocuklar, diğer insanlardan duyduklarını orijinal konuşma gibi doğru telaffuz ve ses tonuyla aynen tekrar edebilirler. Ancak kendi düşüncelerini, isteklerini ifade etmeye çalıştıklarında telaffuzları daha zayıf olmaktadır. Kelime içindeki harflerin ya da cümle içindeki kelimelerin yerlerini değiştirebilirler. Benzer sesteki kelimelerin anlamlarını karıştırabilirler. “kaş” yerine “baş” gibi.

 

·                    Ses Kontrolü: Bazı otistik çocuklar seslerinin tonunu kontrol etmekte zorlanabilirler. Fısıldayarak ya da bağırarak konuştukları görülebilir. Burada söz konusu olan kontrol etme yetersizliği değil, sesin nerede ve ne zaman kullanılacağının bilinmemesidir.

 

Otistik çocukların bir kısmında konuşma hiç gelişmeyebilir. Bu durumda duygu, düşünce, istek ve ihtiyaçların davranışlarla ifade edilmesi söz konusudur. İsteklerini ağlayarak, çığlık atarak belirten birçok otistik özellikteki bebeğin iletişim kurmak için yürümeyi öğrenir öğrenmez yetişkinin elinden tutarak, çekerek isteklerini belirttiği, bunu yaparken de yetişkinin yüzüne bakmadığı gözlenmektedir. İletişim kurmak istemedikleri zaman ise karşılarındaki kişiyi iterek bu duygularını belirtmektedirler.

 

 

g)   Davranış Problemleri:

 

Otistik çocuklarda görülen problem davranışlar, çocuğun bebeklik döneminden çıkması ile belirginleşir. Yaşıtlarına göre birçok alanda sınırlı becerileri olan otistik çocukların problem davranışlarının çevreleri ile olan iletişim eksikliği ve yetersizliğine bağlı olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Çocuğun büyümesi, çevresiyle ilişkilerinin artması ve konuşmanın gelişmesiyle bu problemlerde belirgin bir azalma olacağı kabul edilmektedir.

 

·                    Öfke Nöbetleri ve Bağırmalar: Birçok otistik çocukta öfke nöbetleri olarak adlandırılan; kendini yere atma, tekmeleme, tepinme, ısırma ve şiddetli ağlama gibi davranışlar sıklıkla görülür. Öfke nöbetleri 2-5 yaş arasında belirginleşir. Bu dönemde çocukların çoğunda konuşma yoktur ya da çok azdır. Çocuk isteklerini kelimelerle ifade edemez, ağlar, bağırır, tepinir. Ağlama ve bağırmalar çok uzun sürebildiği gibi, aniden de bitebilir.

 

·                     Çevresine Zarar Veren Davranışlar: Bir oyuncakla kendi kendine, bir yetişkin ile ya da bir arkadaşı ile yaratıcı oyunlar oynayamayan çocuk kendini meşgul edecek başka oyunlar bulmaya yönelir. Bu oyunlar çevreye zarar verme şeklinde olabilir. Evdeki duvar kağıtlarının, koltukların yırtılması, her tarafa su dökme gibi davranışlar bu zarar vermeye örnek olabilir.

 

·                    Kendine Zarar Veren Davranışlar: Otistik özellikler gösteren çocuklarda karşılaşılan en belirgin problem davranışlardan bir grubu da, çocuğun kendi kendine zarar verdiği, vücudunda fiziksel hasara yol açtığı türden davranışlardır. Çoğunlukla kızgınlık, endişe, öfke, üzüntü ve başarısız olma gibi durumlarda bu davranışların ortaya çıktığı gözlenmektedir. Kendi saçlarını çekme, ellerini ısırma, yüzünü tırmalama, kanatma gibi davranışlar bu gruba girmektedir.

 

·                    Tek Tip Vücut Hareketleri: Neden ortaya çıktığı bilinmeyen, kendiliğinden başlayan ve bazen kendiliğinden sönen davranışlardır. Kendi etrafında dönme, öne arkaya sallanma, parmaklarıyla havada bir takım şekiller çizme gibi davranışlardan çocuğun fiziksel bir zevk aldığı, boş olduğu zamanlarda bu tür davranışlarının daha çok ortaya çıktığı görüşü yaygındır.

 

 

h)   Duygusal Tepkiler

 

Özel korkular, nedensiz gülme ve ağlamalar gibi bazı duygusal tepkiler otistik çocuklarda sıklıkla gözlenen özelliklerdir.

 

·                    Özel Korkular: Otistik çocuklardaki sebepsiz korkuların nedenlerini bulmak oldukça güçtür. Çevresindekilerle ilişki kurmayan bu nedenle de çevreden korkusu ile ilgili hiçbir yardım alamayan otistik çocukta bu korkular oldukça uzun sürebilir.

 

·                    Tehlikelerin Farkında Olmama: Otistik çocuklar genellikle çevrelerindeki tehlikelerin farkında değildirler. Bu da anne-babaları en fazla endişelendiren konuların başında gelir. Çocuğun ince, yüksek bir duvar üzerinde korkusuzca yürümesi, yoğun trafik olan bir caddeye rahatça fırlaması, sıcak sobaya yaklaşması gibi davranışlar örnek olarak verilebilir. Çocuk böyle durumlarda hiçbir tehlike olmadığından emin görünmektedir.

 

·                    Nedensiz Gülme ve Ağlamalar: Duruma uygun olmayan duygusal tepkiler nedensiz olarak ortaya çıkabilir. Çocuğun kendisi veya bir başkası cezalandırıldığı zaman gösterdiği gülme, aniden bağırma, ağlama gibi davranışların; bulundukları ortamı ve durumu değerlendirememelerine bağlı olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir.

 

·                    Değişikliklere Tepki Gösterme: Eve bir misafirin gelmesi, odanın farklı bir düzene sokulması, sürekli kullandığı bir çarşafın değiştirilmesi gibi durumlar otistik özellikteki çocuğun huzursuz olmasına, saatlerce ağlamasına, öfke nöbetleri geçirmesine neden olabilir. Bu konuda çalışan uzmanlar çocuğun yapılan her değişiklikten dolayı kendisini güvensiz hissettiği, ancak çevresindeki aynılığı koruyarak rahatladığı görüşünü paylaşmaktadırlar.

 

I)  Hayal Gücünün Eksikliği

 

·                    Oyun Oynama Becerisinin Olmaması: Otistik özellikteki çocuklarda hayal gücünün yetersizliğine bağlı olarak yaratıcı oyun oynama becerisinin bulunmaması yaygın olarak gözlenir. Bir oyuncakla amaca uygun oyun oynamaz; bazen yalnız arabanın tekerlekleri bazen de çıkardığı ses ile ilgilenirler; dakikalarca arabayı ileri geri sürerler. Konuşmanın olmaması veya çok az olması ve olgunlaşmamış sosyal davranışlar nedeni ile diğer çocukların oyunlarına katılmazlar. Gün boyunca aynı plağı dinlemek, hiçbir şey yapmadan oturmak sıklıkla gözlenen davranışlardır. Resim yapabildikleri, şarkı söyleyebildikleri, çeşitli oyuncaklarla oynama becerileri olduğu halde çevre ile ilişki kurmak istemedikleri için bu etkinlikleri yapmadıkları düşünülmektedir.

 

·                    Ayrıntılara Dikkat Etme: Çevrelerindeki nesnelerin, kişilerin tamamı yerine ayrıntılarına, küçük parçalarına dikkat ederler. Annenin yalnızca küpesi, oyuncak arabanın yalnızca tekerlekleri çocuğun dikkatini çekebilir. Anneyi ya da oyuncağı o anda bulundukları çevre içinde tümüyle algılayamamalarının, hayal gücünün eksikliği nedeniyle ortaya çıktığı kabul edilmektedir.

 

 

i)    Özel Beceriler

 

Otistik çocukların en şaşırtıcı özellikleri birçok alanda sınırlı becerileri olmasına karşın, bazı alanlarda sahip oldukları özel becerilerdir. Birçok otistik çocuğun konuşmadan önce şarkı söylediği görülür, bazıları ise bir enstrümanı gayet iyi çalabilirler. Ayrıca çok kuvvetli bir hafızalarının olduğu da belirtilmektedir. Çocuk yıllarca önce gittiği bir yeri, o yerdeki özel bir eşyayı unutmayabilir, çok uzun şiirleri ezberleyebilir, televizyondan dinlediği çok uzun bir konuşmayı olduğu gibi tekrar edebilir.                   

 

Otistik çocukların bir diğer özel becerisi de, sayılar ve sayısal ilişkiler üzerinedir. Bazıları sayıları çok çabuk öğrenirler ve çok güç işlemleri akıldan yapabilirler. Ayrıca gördüğü resimleri çok iyi kopya edebilen, güzel boya yapabilen, mekanik oyuncakları söküp takabilen, karmaşık bul yapları kolayca tamamlayabilen çocuklara da sıklıkla rastlanmaktadır. Otistik çocuklarda görülen bu özel becerilerin, konuşma becerisinden bağımsız olduğu, müzik, matematik ve hafıza konularında yoğunlaştığı kabul edilmektedir.

OKUL DÖNEMİ

 

Özel eğitim gören veya görmeyen 6-11 yaşları arası otistik çocuklar artık bu dönemde uyum sağlamaya başlayabilirler. Aşırı aktiflik ve hırçınlık azalır, uykusuzlukları düzene girebilir. Az uyusalar bile kendileri  uğraşacak faaliyetler bulacaklarından aile biraz rahatlar.

 

BULUĞ DÖNEMİ

 

Otizmli çocukların aşağı yukarı yarısı bu dönemi büyük problemler geçirmeden atlatıyorlar. Çok az bir kısmı olumlu yönde gelişirken, geriye kalan grup ağırlaşıp gelişimde geriye dönüyorlar. Fiziksel gelişim olarak normal ergenler gibi bir gelişim dönemi yaşıyorlar. Daha önce epilepsisi olmayan çocuklarda epilepsi ortaya çıkabiliyor.

 

YETİŞKİNLİK DÖNEMİ

 

Otizmli kişilerin çok az bir kısmı “orjinal” dediğimiz yetişkinler olurken, büyük bir kısmı ağır bir durumda yaşamlarına devam ediyorlar. Lorna Wing bu dönemdeki otistikleri üç gruba ayırmıştır:

 

1)            Kendini Dünyadan Soyutlayanlar Grubu: Çocukluklarındaki otistik belirtileri devam ettiren bu kişiler otizmin veya otistik yalnızlığın bütün belirtilerini gösterirler. İnsanlardan uzaklaşır ve yalnızlığı tercih ederler. Odasına çekilip sadece plaklarıyla uğraşabilir veya kendini devamlı öne-arkaya sallayabilir. Eğer böyle bir durumda kişi rahatsız edilirse, rahatsız edeni birkaç dakika sonra fark edip onu odasından atar. Bu kişilere baskı yapılmadığı takdirde zorluk çıkmaz. Ama kendi hallerine bırakılırlarsa da öğrendiklerini unuturlar, gelişimleri durur ve hatta geri gider

 

2)           Pasif Grup: Bu gruptakilerin çoğu oldukça iyi taklit edebildiklerinden dolayı sosyal aktivitelere katılabilirler ama sosyal beraberliği özel hayatlarında yaşayamazlar. Oldukça bağımsız bir yetişkin hayatları olabilir. Yalnız rutinlerdeki değişikliklerden bu grup çok fazla etkilenebilir ve sonuç “psikiyatrik bakım” olabilir.

3)           Aktif ve İlginç Grup: Öteki gruplardan görünüş olarak çok farklı olan bu grup, en problemlisidir. Karşılıklı sosyal ilişki becerileri ilk iki grup kadar zayıftır. Bu kişilerin konuşma yetenekleri sınırlıysa, başkalarını utandıracak şekilde onların dokunulmayacak yerlerine dokunurlar ya da eğer konuşuyorlarsa aynı soruları sürekli tekrarlar.

BİRLİKTE BULUNAN BELİRTİLER VE BOZUKLUKLAR

Bir çok olguda otizm ile birlikte zeka geriliği bulunur. Olguların dörtte üçünde zeka geriliği vardır. Genellikle IQ 35-50 arasındadır. Bilişsel becerilerin gelişiminde anormallik olabilir. Otistik çocuklarda hiperaktivite, azalmış dikkat süresi, impulsivite, agresiflik, kendine zarar verici davranışlar sıklıkla klinik tabloya eşlik edebilir. Bozukluk erkeklerde kızlara oranla 4-5 kat daha fazla görülür. Kızlarda ciddi zeka geriliği ile birlikte olma olasılığı daha fazladır.

GİDİŞ

 

Otistik bozukluğun başlangıcı 3 yaşından öncedir. Bozukluğun bulgularını bebeklik döneminde görebilmek zordur ve bebeklik döneminde kolayca ayırt edilmez. İki yaşından sonra belirtileri fark etmek kolaylaşır. Otistik bozukluk süreklilik gösteren bir gidişe sahiptir. Bazı otistik çocuklarda okul çağı, ergenlik dönemi gibi önemli değişiklikler bazı alanlarda ilerlemeye neden olabilir. Çocuğun sosyal işlevlere ilgisi artabilir. Ama bazı otistiklerde de ergenlik dönemi, okul çağı, taşınma veya sosyal zorlukların yaşandığı dönemlerde gerilemeler görülebilir. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki; otistik çocukların çok az bir kısmı diğer erişkinler gibi bağımsızca yaşayabilmektedir. Olguların üçte biri kısmi derecede bağımsız yaşayabilir. En yüksek fonksiyonlu otistik çocuklarda bile tipik olarak sosyal ilişki ve iletişimlerde sorunlar ve dar ilgi ile aktivitelerde sınırlama vardır. Düşük fonksiyonlu otistiklerin (zeka bölümü 60’ın altında olanlar) yaklaşık %60’ı yaşam boyu koruyucu bir çevreye bağımlıdır. Zeka düzeyi normal olanlar yaşamlarını bağımsız olarak sürdürebilirler. %15-20’si kişiler arası ilişki gerektirmeyen, tekdüze işlerde çalışabilirler. Bazı yüksek fonksiyonlu otistiklerin evlenebildikleri (%1-2) bildirilmektedir.

 

TEDAVİ

 

Bugün yaygın olarak benimsenen tedavi, özel eğitim ve çocuğun temel yapısal bozukluğunu gidermeyi amaçlayan bilişsel-davranışçı tedavi yöntemleridir. Bu tedavi yöntemi çocuğun duygusal yoksunluğunu da belli ölçüde doyurmaktadır. Çünkü önemli olan otistik çocuğun kabuğundan dışarı çıkmasıdır. Bu da ancak çocuğu kendisi ile yalnız bırakmayarak mümkün olabilir. Otistik çocukların bireysel ve grup tedavi programlarına katılmaları, anne-babalarının danışmanlık yapılarak izlenmeleri gereklidir. Otistik çocuklarla çalışırken oyun terapi ilkeleri ve davranış tedavisi teknikleri uygulanmaktadır. İlk kez Ferster 1961’de otistik çocuğa davranışçı bir yaklaşımla istendik davranışın öğretilebileceğini göstermiştir. Son yıllarda giderek şekil verme, söndürme, time out, model alma yöntemlerinin yoğun olarak uygulandığı görülmektedir. Ayrıca tedavi programlarına aktif ve yoğun olarak ailenin de katılması ve eve dayalı programlar geliştirilmiştir. Önce bireysel tedaviye alınan çocuklardan daha sonra hazır olduğu düşünülenler ikinci aşama olarak grup aktivitelerine alınabilir. Gruplar genelde 4-5 kişi ve 3-4 terapistten oluşmalıdır. Gruplar çocukların öncelikle yaşları, daha sonra da kabaca zeka düzeyleri dikkate alınarak oluşturulmalıdır. Grubun amacı; çocukların birbirleri ile ve terapistlerle ilişkiye girmelerini sağlama, birlikte çalışabilme, bol uyaran içinde öğrenme ve isteklerini ifade etmelerine yardımcı olabilmektir. Stereotipik ve istenmedik davranışları azaltmada ise sıklıkla söndürme tekniklerine başvurulur. Otizmde çok yönlü olarak sürdürülen tedavi programı içinde ilaç tedavisi de önemli bir yer tutmaktadır. İlaç tedavisi ile bazı belirtilerin şiddeti azaltılarak diğer tedavi yöntemlerini ve eğitimi kolaylaştırmak hedeflenmektedir. Özellikle yeni bir duruma geçerken (okula başlama gibi) ortaya çıkan uyum güçlüklerinde tedavi yöntemlerine ek olarak ilaç ta mutlaka kullanılmalıdır.


OTİSTİK ÇOCUKLARIN EĞİTİMİ

 Otistik çocukların eğitiminde üç ilke temele alınmalıdır.

 
1)    Birbirinden çok farklı özellikleri, farklı derecede öğrenme güçlükleri nedeni ile her otistik çocuğun kendi gereksinimleri temel alınarak “bireysel eğitim” programları hazırlanmalıdır.

 
2)   Otistik çocuklar için birçok eğitim ve tedavi yaklaşımları benimsenmekte, bu yaklaşımları esas alan birçok eğitim yöntemi geliştirilmektedir. Anne-baba ve çocuk arasındaki duygusal bağı kuvvetlendirmeyi hedefleyen kucaklaşma terapisi, çevreyi kontrol ederek çocuğun davranışlarını değiştirmeyi hedefleyen davranış değiştirme teknikleri, fiziksel egzersiz ve grup eğitimini esas alan günlük yaşam terapisi, çocuğu işitsel uyarıcılar kullanarak tedavi etmeyi amaçlayan çeşitli tedavi yöntemleri vb. bunlara örnek olarak verilebilir. Aslında eğitim bütün bu yöntemleri içine alabilecek, ekip çalışması ile sürdürülebilecek bir süreçtir.

 
3)   Eğitimin en önemli aşamalarından biri anne-babalara kendi çocuklarıyla çalışabilecek, çocukların okul ortamında öğrendiklerini ev ortamına genelleştirebilecek beceriler kazandırabilmektir.

   

SEMBİYOTİK PSİKOZ

 

İlk olarak 1953’te Margaret Mahler tarafından tanımlanmış bir çocukluk psikozudur. Normalde yeni doğmuş bir bebek hayatının ilk 2.-3. bazen 4. haftasında otistik bir yaşam içerisindedir. Çevre ile ilişkisi içsel uyaranlarla ilgilidir. Açlık, susuzluk, sıcaklık, soğukluk gibi. Dış dünyanın gerçeklerine ilgisizdir. Anne ya da yabancı onun için aynıdır. Kendisine yaklaşılmasına ya da uzaklaşılmasına tepki vermez. 3. veya 4. haftanın sonlarında bu otistik durumdan çıkar. Önce içsel uyaranların verdiği hoş olmayan duygunun (açlık, susuzluk, ıslaklık gibi) çevre tarafından giderildiğini, daha sonra kendisine bu hazzı sağlayan bir bireyin varolduğunu algılar. (anne ya da bakıcı) Giderek bu bireyle ilişki kurar, onu diğerlerinden ayırır. Onun varlığına ya da yokluğuna tepki gösterir. Yani sembiyotik bir ilişki içine girer. Bu ilişki anne ve çocuğun birbirlerine zevk verdikleri, karşılıklı uyum ve doyum sağladıkları bir ilişkidir. Çocuk 5-6 aylık olunca bir yandan anne ile normal sembiyotik ilişkisi devam ederken, kendisinin ayrı bir varlık olduğunu algılamaya başlar ve yavaş yavaş ayrışma ve bireyselleşme (differentiation-individuation) sürecine girer. Sağlıklı gelişmede, sembiyotik ilişkinin zayıflaması, ayrışma ve bireyselleşmenin güçlenmesi beklenir. Ama bazı çocuklarda bu bağ çözülmez ve ayrışma, bireyselleşme gerçekleşmez. Çocuk anneden ayrılması gereken durumlara aşırı tepki gösterir. Bu çocukların iki,üç hatta beş yaşlarına kadar oldukça sağlıklı gelişme gösterdikleri sanılırsa da, gelişme öykülerinde aşırı korkular, öfke nöbetleri, ayrılığa karşı aşırı tepkilerin erken yaşlarda da görüldüğü anlaşılır. Bu çocukların yaşamında anne ile sembiyotik ilişkiyi bozacak olaylar olursa, (kardeş doğumu, annenin hastalanması, ölümü vb.) çocuk giderek otistik duruma girer. Bu, önce çevre ile ilgisinin azalması, uyaranlara tepki vermemesi ile başlar. Çağrılınca cevap vermez. Bu davranışlar inat veya küskünlük zannedilebilir. Giderek konuşma kaybolur, kullandığı sözcük sayısı hissedilir derecede azalır. Konuşmayı ancak susuzluk, açlık gibi büyük gereksinimlerini belirtmek için kullanır ve zamanla hiç konuşmaz hale gelir. Ve otizmin bütün belirtilerini göstermeye başlar.

 

Erken tanı konması çok önemlidir. Otistik duvar örülmeye başlanmadan ya da bu duvar kalınlaşmadan tedaviye başlanması sonucu önemli oranda etkiler. Tedavi yaklaşımı otizmdeki gibidir.

Son Güncelleme ( Pazar, 11 Kasım 2007 )
 
Sonraki >